Ceza Hukuku

TCK MADDE 340 YABANCI DEVLET BAŞKANINA KARŞI SUÇ

1) Yabancı devletlerden birinin başkanına karşı bir suç işleyen kişiye verilecek ceza, sekizde biri oranında artırılır. Suçun müebbet hapis cezasını gerektirmesi halinde, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına hükmolunur.
2) Fiil, soruşturulması ve kovuşturulması şikayete bağlı suçlardan ise, soruşturma ve kovuşturma yabancı devletin şikayetine bağlıdır.

TCK MADDE 340’IN GEREKÇESİ

Madde metninde, yabancı devlet başkanlarına yönelik olarak işlenen suçlardan dolayı verilecek cezanın artırılarak hükmedilmesi öngörülmüştür. Ancak, bunun için, karşılıklılık koşulunun aranması gerekir. Söz konusu yabancı devletin Türkiye tarafından tanınmış bulunması, doğal olarak, temel koşuldur.
Maddenin ikinci fıkrasında, soruşturulması ve kovuşturulması şikâyete bağlı suçlardan dolayı şikâyet hakkının, ilgili yabancı devlet hükûmeti tarafından kullanılabileceği öngörülmüştür

TCK MADDE 340 İLE İLGİLİ YARGITAY KARARI

Yargıtay
16.Ceza Dairesi

Esas : 2018/3775
Karar : 2018/5600
Karar Tarihi : 31.12.2018

“İçtihat Metni”

Mahkemesi : Ceza Dairesi
Suç : Silahlı terör örgütüne üye olma
Hüküm : İstinaf başvurusunun esastan reddi

Bölge Adliye Mahkemesince verilen hüküm temyiz edilmekle;
Temyiz edenin sıfatı, başvurunun süresi, kararın niteliği ve temyizin sebebine göre dosya incelendi gereği düşünüldü;
Temyiz talebinin reddi nedenleri bulunmadığından işin esasına geçildi;
Vicdani kanının oluştuğu duruşma sürecini yansıtan tutanaklar, belgeler ve gerekçe içeriğine göre yapılan incelemede;
Türk vatandaşı olan sanığın ülke sınırları dışında gerçekleştirdiği eylemlerde yargı yetkisi, eylemlerinin nitelendirmesi ve suç tarihinde yürürlükte bulunan mevzuata göre, terör suçu kapsamında değerlendirilip değerlendirilmeyeceği, Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyinde Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) ile gerçekleştirdiği askeri operasyonların Uluslararası ve iç hukukumuzdaki düzenlemeler çerçevesinde hukuki açıdan değerlendirilmesi gerekmektedir.

1-CEZA HUKUKUNA İLİŞKİN TÜRK KANUNLARININ UYGULANMA ALANI:
Türkiye’de işlenen bütün suçlar bakımından, fail hangi ülke vatandaşı olursa olsun ceza hukukuna ilişkin Türk kanunları uygulanır. Bir suçun Türkiye’de işlenmiş sayılma ölçütü TCK’nın 8/1. fıkrasının ikinci cümlesinde gösterilmiştir.
Türk vatandaşlarının yabancı ülkede suç işlemeleri halinde failler hakkında belli şartlarda Türkiye’de Türk kanunlarına göre yargılama yapılabilecektir. Bu şartlara ceza yasasının 11. maddesinde yer verilmiştir. Bu hükmün istisnası kanunun 13. maddesindeki haldir. Zira bu madde kapsamına giren suçlar, kim tarafından, nerede ve hatta kime karşı işlenirse işlensin, Türkiye’de Türk kanunlarına göre yargılanıp cezalandırılabilecektir.
5237 sayılı Türk Ceza Kanununun 13. maddesi şu şekildedir;
Madde 13- (1) Aşağıdaki suçların, vatandaş veya yabancı tarafından, yabancı ülkede işlenmesi halinde, Türk kanunları uygulanır:
a) İkinci Kitap, Birinci Kısım altında yer alan suçlar.
b) İkinci Kitap, Dördüncü Kısım altındaki Üçüncü, Dördüncü, Beşinci, Altıncı, Yedinci ve Sekizinci Bölümlerde yer alan suçlar.
c) İşkence (madde 94, 95).
d) Çevrenin kasten kirletilmesi (madde 181).
e) Uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti (madde 188), uyuşturucu veya uyarıcı madde kullanılmasını kolaylaştırma (madde 190).
f) Parada sahtecilik (madde 197), para ve kıymetli damgaları imale yarayan araçların üretimi ve ticareti (madde 200), mühürde sahtecilik (madde 202).
g) Fuhuş (madde 227).
h) (Mülga : 26/6/2009 – 5918/1 md.)
i)Deniz, demiryolu veya havayolu ulaşım araçlarının kaçırılması veya alıkonulması (madde 223, fıkra 2, 3) ya da bu araçlara karşı işlenen zarar verme (madde 152) suçları.
(2) (Ek ikinci fıkra: 29/6/2005 – 5377/3 md.) İkinci Kitap, Dördüncü Kısım altındaki Üçüncü, Dördüncü, Beşinci, Altıncı ve Yedinci Bölümlerde yer alanlar hariç; birinci fıkra kapsamına giren suçlardan dolayı Türkiye’de yargılama yapılması, Adalet Bakanının talebine bağlıdır.
(3) Birinci fıkranın (a) ve (b) bentlerinde yazılı suçlar dolayısıyla yabancı bir ülkede mahkûmiyet veya beraat kararı verilmiş olsa bile, Adalet Bakanının talebi üzerine Türkiye’de yargılama yapılır.(1)
Maddenin gerekçesi yorum yapmayı gerektirmeyecek kadar açıklıktadır.
“MADDE 13.– Madde metninde, belli suçların yabancı bir ülkede işlenmesi durumunda, failin Türk vatandaşı veya yabancı olmasına bakılmaksızın, Türkiye’de Türk kanunlarına göre yargılama yapılacağı hüküm altına alınmıştır.
Birinci fıkranın (a) bendine göre, İkinci Kitap, Birinci Kısım altındaki
1) “Soykırım” başlıklı Birinci Bölümde,
2) “Göçmen Kaçakçılığı ve İnsan Ticareti” başlıklı İkinci Bölümde
yer alan suçlar ile;
(b) bendine göre, İkinci Kitap, Dördüncü Kısım altındaki
1)“Devletin Egemenlik Alametlerine ve Organlarının Saygınlığına Karşı Suçlar” başlıklı Üçüncü Bölümde,
2) “Devletin Güvenliğine Karşı Suçlar” başlıklı Dördüncü Bölümde,
3) “Anayasal Düzene ve Bu Düzenin İşleyişine Karşı Suçlar” başlıklı Beşinci Bölümde,
4) “Millî Savunmaya Karşı Suçlar” başlıklı Altıncı Bölümde,
5) “Devlet Sırlarına Karşı Suçlar ve Casusluk” başlıklı Yedinci Bölümde ve
6)“Yabancı Devletlerle Olan İlişkilere Karşı Suçlar” başlıklı Sekizinci Bölümde
yer alan suçlar ile fıkranın (c), (d), (e), (f), (g), (h) ve (i) bentlerinde sayılan suçlar nerede işlenmiş olursa olsun, bu nedenle Türkiye’de yargılama yapılarak, Türk vatandaşı veya yabancı olmasına bakılmaksızın fail hakkında Türk kanunlarına göre cezaya hükmolunur. Yabancı ülkede işlenen bu suçlar dolayısıyla failler hakkında Türkiye’de re’sen takibat yapılır.
Maddenin ikinci fıkrasına göre, bu suçlar dolayısıyla yabancı bir ülkede mahkûmiyet veya beraat kararı verilmiş olsa bile, Türkiye’de yeniden yargılama yapılır. Ancak bunun için Adalet Bakanının talepte bulunması gerekir.
Yabancı ülkede mahkûm olunan ceza bu ülkede tamamen veya kısmen infaz edilmişse; infaz edilen bu ceza miktarının, mahsup hükümlerine göre, Türkiye’de hükmolunan cezadan mahsup edilmesi gerekir.
Birinci fıkranın (c), (d), (e), (f), (g), (h) ve (i) bentlerinde sayılan suçların yurt dışında işlenmesi hâlinde; bu suç dolayısıyla, suçu işleyen kişinin Türk vatandaşı veya yabancı olması arasında fark gözetmeksizin, Türkiye’de Türk kanunları uygulanarak yargılama yapılabilecektir.
Ancak, (a) ve (b) bentlerinden farklı olarak, bu bentlerde sayılan suçlardan dolayı Türkiye’de yargılama yapılabilmesi için, fail hakkında yabancı ülkede mahkûmiyet veya beraat kararı verilmemiş olması gerekir.
Türkiye’nin taraf olduğu çeşitli uluslararası sözleşmelerde aut dedere aut judiciare/aut punire kuralına yer verilmek suretiyle ilgili sözleşme kapsamına giren suçlar dolayısıyla ister vatandaş olsun ister yabancı olsun faillerin suçun işlendiği ülkeye geri verilmesi öngörülmüştür. Ancak, bu sözleşmelerle, çeşitli hukukî mülahazalarla geri verme yoluna gidilmemesi hâlinde, taraf devletlere yargılama ve cezalandırma yükümlülüğü yüklenmiştir.
Bu konuda, 1963 yılında imzalanan Uçaklara Karşı İşlenen Suçlara veya Diğer Fiillere İlişkin Tokyo Sözleşmesi, 1970 yılında imzalanan Uçakların Kanun Dışı Yollarla Ele Geçirilmesinin Önlenmesi hakkındaki La Haye Sözleşmesi, 23 Eylül 1971 tarihli Sivil Havacılığın Güvenliğine Karşı Kanun Dışı Eylemlerin Önlenmesine İlişkin Montreal Sözleşmesi, 14 Aralık 1973 tarihli Diplomasi Ajanları da Dahil Olmak Üzere Uluslararası Korunmaya Sahip Kişilere Karşı İşlenen Suçların Önlenmesi ve Cezalandırılmasına Dair New York Sözleşmesi, Uyuşturucu Maddelere Dair 1961 Tek Sözleşmesi, 21 Aralık 1971 tarihinde Viyana’da imzalanan Psikotrop Maddeler Sözleşmesi ve ayrıca, Avrupa Konseyi’nce 27 Ocak 1977 tarihinde hazırlanan Tedhişçiliğin Önlenmesine İlişkin Avrupa Sözleşmesi örnek olarak gösterilebilir.”
Madde metni ve gerekçesinden anlaşılacağı üzere; 13. maddenin b bendinde yer alan “Devletin Güvenliğine Karşı Suçlar” yönünden sanık başka ülkede yargılanıp hakkında kesin hüküm kurulsa dahi, Adalet Bakanının talebi doğrultusunda Türkiye’de tekrar yargılanabilecektir. Bu halde “non bis in idem” kuralı geçerli değildir. Somut olayda sanığın yurt dışında yargılanmadığı da tartışmadan varestedir.
Ceza yargılamasında mülkilik sistemine dair genel hükümlere istisna teşkil eden 13. madde metinde yer verilen bir kısım suçlar aynı zamanda TMK kapsamında mutlak terör suçu olduklarından terör ve terör suçlarının değerlendirilmesi yapılacaktır.
2- TERÖRÜN TANIMI:
Terörün ne anlama geldiği konusunda dilbilimciler, akademik çevreler ve diplomasi uzmanları arasında bir görüş birliği bulunmamaktadır. Terör, terörizm, terörist ve terör örgütü konularındaki tanımlar, çoğunlukla bakılan tarafın verdiği anlamı yansıtmaktadır.
Terör konusunda, her kesim veya resmi güç; kendisine uygun, kendisini hukuksal, yasal ya da ahlak açıdan haklı gösteren veya kendisini ve gizli emellerini örtmeye çalışan ve bunları kabul ettirmeye yönelik bir anlamlandırmayı dayatmaya çalışmaktadır.
Ülkemizde ise, terörün ne anlama geldiği (tanımı), 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanununun 1. maddesinde düzenlenmiştir.
Bu maddeye göre terör;
Cebir ve şiddet kullanarak; baskı, korkutma, yıldırma, sindirme veya tehdit yöntemlerinden biriyle, Anayasada belirtilen Cumhuriyetin niteliklerini, siyasi, hukuki, sosyal, laik, ekonomik düzeni değiştirmek, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak, Türk Devletinin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek, Devlet otoritesini zaafa uğratmak veya yıkmak veya ele geçirmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, Devletin iç ve dış güvenliğini, kamu düzenini veya genel sağlığı bozmak amacıyla bir örgüte mensup kişi veya kişiler tarafından girişilecek her türlü suç teşkil eden eylemler,
Olarak tanımlanmaktadır.
Anayasa Mahkemesinin 31.03.1992 gün ve 1991/18 E. – 1992/20 K. sayılı kararında, bir eylemin terör olarak tanımlanmasını üç temel koşula bağlamıştır.
Bunlar;
1- Eyleme, baskı, cebir ve şiddet, korkutma, yıldırma, sindirme ya da tehdit yöntemlerinden biriyle girişilmiş olması,
2- Eylemin;
a) Anayasa’da belirtilen Cumhuriyetin niteliklerini, siyasi, hukuki, sosyal, laik, ekonomik düzenini değiştirmek,
b) Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak, Türk Devletinin ve Cumhuriyetinin varlığını tehlikeye düşürmek,
c) Devlet otoritesini zaafa uğratmak veya yıkmak veya ele geçirmek,
d) Temel hak ve hürriyetleri yok etmek,
e) Devletin iç ve dış güvenliğini, kamu düzenini ve genel sağlığı bozmak,
Amacıyla yapılması,
3- Eylemin, bir örgüte mensup kişi ya da kişilerce veya terör örgütüne mensup olmasa dahi örgüt adına gerçekleştirilmesi,
Olarak sıralamıştır.
Bu genel terör tanımı dışında, 3713 sayılı Kanunun 3. maddesinde doğrudan terör suçları ve 4. maddesinde de işlenme bağlamına göre dolaylı terör suçları gösterilmiştir.
3- TERÖR ÖRGÜTÜ KURMA, YÖNETME ve ÜYE OLMA SUÇLARI:
TCK’nın 314. maddesi bakımından; bir oluşumun, bir yapılanmanın silahlı terör örgütü sayılabilmesi için, TCK’nın 220. maddesinde düzenlenen suç işlemek için örgüt kurma suçunda örgütün varlığı için gerekli koşullar yanında, Türk Ceza Kanununun ikinci kitap, dördüncü kısım, dördüncü ve beşinci bölümlerinde yer alan suçları “amaç suç” olarak işlemek üzere kurulmuş ve amaca matuf bir eylem gerçekleştirmeye yeterli derecede silahlı olması ya da bu silahları kullanabilme imkanına sahip bulunması gerekir. Bu suçu, TCK’nın 220. maddesinde düzenlenen suçtan ayıran en önemli ölçüt budur.
3713 sayılı Terörle Mücadele Kanununun 7/1. maddesinde; terör örgütlerini kurma, yönetme ve üye olma suçları düzenlenmektedir. Maddede; “TCK 314. maddesi hükümlerine göre cezalandırılacağı” hükmüne yer verilerek 314. maddenin ceza hükümlerine atıf yapmıştır.
Buna göre Türk Ceza Hukukunda silahlı terör örgütünün unsurları şu şekilde kabul edilmektedir;

  • Üye sayısı; en az 3 kişiden oluşur (TMK 7/1, TCK 220-314 maddeleri).
  • Amaç ve saik; terör örgütü siyasi maksatla faaliyet gösterir. Bu doğrultuda, “Terör; cebir ve şiddet kullanarak; baskı, korkutma, yıldırma, sindirme ve tehdit yöntemlerinden biriyle, Anayasada belirtilen Cumhuriyetin niteliklerini, siyasi, hukuki, sosyal, laik, ekonomik düzeni değiştirmek, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak, Türk Devletinin ve Cumhuriyetinin varlığını tehlikeye düşürmek, Devlet otoritesini zaafa uğratmak veya yıkmak veya ele geçirmek, temel hak ve hürriyetlerini yok etmek, Devletin iç ve dış güvenliğini kamu düzenini veya genel sağlığı bozmak” amacıyla faaliyet gösterir (TMK m.1).
  • Yöntem; terör örgütü cebir ve şiddet kullanarak baskı, korkutma, yıldırma, sindirme veya tehdit yöntemlerinden biriyle hareket eder (TMK 1-7.md.).
  • Elverişlilik; terör örgütünün yapısı, sahip bulunduğu üye sayısı ile araç ve gereç bakımından amaç suçları işlemeye elverişli olması gerekir (TCK 220.md.).
  • Araç gereç; terör örgütü silahlı bir örgüt türüdür (TCK 314. madde). Silah suçun unsurudur. Üyelerinin tamamının silahlı olması gerekmez, nitelik ve nicelik bakımından amaç suçu işlemeye yetecek kadar elemanında silah bulunması yeterlidir. Örgütün silahlı olup olmaması sahip olunan silahların cins, nitelik ve miktarı somut tehlikenin belirlenmesinde dikkate alınmalıdır. Örgütün, silahlı örgüt vasfını kazanması için mensuplarının silah sahibi olmaları gerekmez. Silahlar üzerinde gerektiğinde tasarruf imkanının olması gerekli ve yeterlidir. Elverişlilik somut olaya göre hakim tarafından takdir edilecektir.
    4-TERÖR ÖRGÜTLERİNİN NİTELİKLERİNİN BELİRLENMESİ:
    Terörle Mücadele Kanunu ve Türk Ceza Kanunu kapsamında, bir oluşumun, örgüt niteliğinde bulunup bulunmadığı ve niteliğinin belirlenmesi hususunda özel bir düzenlemeye yer verilmemiştir. Yargılama safahatında, dava ya da soruşturmaya konu oluşumun nerede, ne zaman, kimler tarafından, ne amaçla kurulduğu, ülke genelinde amaca elverişli eylem ve faaliyetlerine ilişkin bilgiler ilgili Devlet kurumlarından dosyaya getirtilmek suretiyle dosyada mevcut olay ve deliller doğrultusunda yargılama makamlarınca belirlenmekte ve yargı kararının kesinleşmesi ile oluşumun suç, terör ya da silahlı terör örgütü niteliğinde bulunup bulunmadığı kesin olarak tespit edilmektedir.
    Bir oluşumun örgüt olarak kabulü için uygulanacak kriterler yukarıda açıklanmıştır. Bu oluşum çıkar amaçlı suç örgütü olabileceği gibi, terör örgütü ya da silahlı terör örgütü olarak da yapılanmış olabilir. Örgütün niteliklerinin mahkemece belirlenmesi bir tespit kararıdır. Önceden var olan ancak hakkında karar verilmediği için kamuoyu tarafından bilinmeyen örgütün hukuki varlık kazanması mahkemeler tarafından verilecek karara bağlı ise de, örgütün kurucusu, yöneticileri ya da üyeleri açısından, kuruluş tarihinden veya meşru amaçlarla kurulup daha sonra suç örgütüne dönüştüğü andan itibaren ceza hukuku bakımından işledikleri fiile göre sorumlu olacaklardır. Bu mensuplardan bir kısmı, oluşumun bir terör örgütü olduğunu bilmemesi (hata hükümleri) durumunda, “kusursuz ceza olmaz” ilkesi doğrultusunda uygulama yapılacağında bir tereddüt yoktur.
    5-DEVLETİN BİRLİĞİNİ VE ÜLKE BÜTÜNLÜĞÜNÜ BOZMA SUÇU
    I- Konuyla ilgili yasal düzenlemeler şöyledir:
    5237 sayılı Türk Ceza Kanunu
    “Devletin birliğini ve ülke bütünlüğünü bozmak
    Madde 302-(1)Devlet topraklarının tamamını veya bir kısmını yabancı bir devletin egemenliği altına koyma veya Devletin bağımsızlığını zayıflatmaya veya birliğini bozmaya veya Devletin egemenliği altında bulunan topraklardan bir kısmını Devlet idaresinden ayırmaya yönelik bir fiil işleyen kimse, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ile cezalandırılır.
    (2)Bu suçun işlenmesi sırasında başka suçların işlenmesi halinde, ayrıca bu suçlardan dolayı ilgili hükümlere göre cezaya hükmolunur.
    (3)Bu maddede tanımlanan suçların işlenmesi dolayısıyla tüzel kişiler hakkında bunlara özgü güvenlik tedbirlerine hükmolunur.”
    Mülga 765 sayılı Türk Ceza Kanunu
    “Madde 125 – (Değişik madde: 11/06/1936 – 3038/1 md.)
    Devlet topraklarının tamamını veya bir kısmını yabancı bir Devletin hakimiyeti altına koymağa veya Devletin istiklalini tenkise veya birliğini bozmağa veya Devletin hakimiyeti altında bulunan topraklardan bir kısmını Devlet idaresinden ayırmağa matuf bir fiil işliyen kimse ağırlaştırılmış müebbet ağır hapis cezasile cezalandırılır.”
    5237 sayılı Türk Ceza Kanunu 302. maddesinin gerekçesi ise şu şekildedir;
    “Madde, Devletin ülkesine, egemenliğine ve birliğine karşı cürümlerden en ağırını cezalandırmaktadır; korunan hukukî yarar Devletin ülkesinin bütünlüğü ve egemenliğidir. Söz konusu suç, serbest hareketli bir suçtur.
    Bu suçun oluşabilmesi için belli amaca yönelik fiillerin işlenmesi gerekir.
    Bu amaç, madde metninde,
    1.Devletin topraklarının tamamını veya bir kısmını yabancı bir devletin egemenliği altına koymak,
    2.Devletin birliğini bozmak,
    3.Devletin egemenliği altında bulunan topraklardan bir kısmını Devlet idaresinden ayırmak,
    4.Devletin bağımsızlığını zayıflatmak, olarak belirlenmiştir.
    Söz konusu suçun oluşabilmesi için, işlenen fiilin bu amaçları gerçekleştirmeye elverişli olması gerekir. Bu bakımdan, fiillerin söz konusu neticeleri yaratabilecek nitelikte bulunması, suçun oluşması için şarttır. Devletin birliğini bozmak, topraklarının bir kısmını veya tamamını başka bir devletin egemenliği altına koymak, topraklarından bir kısmını Devlet egemenliğinden ayırmak, Devletin bağımsızlığını azaltmak sonuçlarını doğurması mümkün bulunmayan bir fiil suçun maddî unsurunu oluşturmayacaktır. Fiilin bu niteliği taşıyıp taşımadığı ise olayların özelliğine göre takdir edilecektir.
    Bu fiillerin, cebrî nitelikli olması gerekir. Maddede ayrıca “yönelik cebrî fiiller” denilmesi gereksiz (lüzumsuz, zait) sayılmıştır; zira maddede belirtilen maksatlar çerçevesinde, fiillerin kendisinin nitelikleri gereği cebrî olması icap ettiği aşikârdır.
    Suçun oluşabilmesi için, maddede yazılı hedeflerin gerçekleşmiş bulunmasına ihtiyaç yoktur. Belirtilen amaçlara yönelik fiillerin işlenmiş bulunması yeterlidir.
    Bu suçun işlenmesi sırasında örneğin kişiler öldürülmüş, kasten yaralanmış ya da kişilerin veya kamu mallarına zarar verilmiş olabilir. Maddenin ikinci fıkrasında, bu suçlardan dolayı da ayrıca cezaya hükmolunacağı kabul edilmiştir.
    Maddenin üçüncü fıkrasına göre, bir ve ikinci fıkrada yer alan suçların işlenmesi dolayısıyla tüzel kişiler hakkında bunlara özgü güvenlik tedbirlerine hükmolunacaktır.”
    Genel olarak:
    Her devlet siyasal fonksiyonu kapsamında, ülke, egemenlik ve millet/ulus unsurlarını, anayasal düzenini ve bu düzenin işleyişini koruma altına alır. Anayasanın 3. maddesine göre, Türkiye Cumhuriyeti ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Kişi hak ve hürriyetlerinden hiç birisi Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı amaçlayan faaliyetler biçiminde kullanılamaz.(Anayasa madde 14) Türk Milletinin bağımsızlığını ve bütünlüğünü, ülkenin bölünmezliğini korumak devletin/siyasal iktidarın temel amaç ve görevlerindendir.(Anayasa madde 5) 5237 sayılı TCK’nın, 302. maddesinde düzenlenen Devletin birliğini ve ülke bütünlüğünü bozmak suçu, bu temel görevin hukuki zeminini oluşturmaktadır.
    3713 sayılı Kanunun 3. maddesinde yer alan suç, mutlak terör suçudur. Bu nedenle yaptırım uygulanırken belirlenen temel cezadan sonra 3713 sayılı Kanunun 5/1 maddesi tatbik edilir.
    Fail örgüt mensubu ise, cezanın TCK’nın 58/9 maddesi gereğince mükerrirlere özgü infaz rejimine göre çektirilmesine de karar verilmelidir.
    Korunan değerlerin önemi ve yasa metninde sayılan amaçlara ulaşıldığında suçun cezalandırılabilirliğindeki güçlük/imkansızlık nedeniyle suç bir teşebbüs suçu olarak düzenlenmiş hatta suçun hazırlık hareketleri de yaptırıma bağlanmıştır.(TCK’nın 314.md.gibi) Bu haliyle suç aynı zamanda bir somut tehlike suçudur.
    Maddenin ikinci fıkrasındaki düzenleme, bu suçtan cezalandırılmasına karar verilen sanığın ayrıca oluşan araç suçlardan da cezalandırılacağını amirdir, ayrıca ceza verilir. Ancak bu fıkranın, aralarındaki geçitli/müterakki suç ilişkisi nedeniyle TCK’nın 314. maddesinde tanımlanan suçları kapsamadığı istikrar kazanan bir uygulama haline gelmiştir.(Yargıtay 9.CD.15.06.2009 T.2009/6277-7540 sy.k.vb.)
    TCK’nın 302. maddesi, hukuki ve fiili kesintiye kadar işlenen birden fazla elverişli-araç suçların hepsi yönünden bir kez uygulanır. Suç tarihi, en son işlenen vahim eylem tarihidir.
    Suçla korunan hukuki değer;Devletin birliği, ülke ve ulus bütünlüğü ile egemenliğidir.
    Suçun Maddi Unsurları:
    a-Konusu:Devletin ülkesi,egemenliği ve milli birliğidir.
    b-Faili:Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olsun ya da olmasın, yöneten veya yönetilen herkes olabilir. Failin, mutlaka örgütün kurucusu, yöneticisi ya da üyesi olması da gerekmez. Şartları varsa örgüt adına suç işleyenler de bu suçun faili olabilirler.(Yargıtay 9. CD.07.11.2014 t.5688-11080 sy.)
    c-Mağduru; Devletin millet/ulus unsurunu oluşturan her bir bireydir.
    d-Fiil/Tipik eylem; Devlet topraklarının tamamını veya bir kısmını yabancı bir devletin egemenliği altına koyma veya Devletin bağımsızlığını zayıflatmaya veya birliğini bozmaya veya Devletin egemenliği altında bulunan topraklardan bir kısmını Devlet idaresinden ayırmaya yönelik olarak işlenen amaç suç yönünden elverişli/vahim nitelikli fiillerdir.
    Söz konusu suçun oluşabilmesi için, işlenen fiilin cebri nitelikte olması ve bu amaçları gerçekleştirmeye elverişli bulunması gerekirse de, maddede yazılı hedeflerin gerçekleşmesine ihtiyaç yoktur. Fiilin cebri niteliğinden, maddi cebrin anlaşılması gerektiği de açıktır. (Yargıtay CGK.09.02.2010 t.2009/9-103,2010/22) Belirtilen amaçlara yönelik fiillerin işlenmesi yeterlidir. Cezalandırılan hareket devletin hayatını tehlikeye koyan icra hareketleridir. “Diğer birçok ülkede olduğu gibi ülkemizde de devletin birliğine ve bütünlüğüne karşı işlenen fiiller, bu amaçla kurulmuş terör örgütlerinin faaliyeti çerçevesinde işlenmektedir. Bu tür terör örgütlerinin araç fiil olarak ifade edilen ve maddede belirtilen amaçlara yönelmiş olan adi suç niteliğindeki kasten öldürme, kasten yaralama, yağma, mala zarar verme vb. fiilleri işlemelerindeki gaye; kamu düzenini bozmak, kamu otoritesini zayıflatmak, toplumda kargaşa yaratmak, toplumun şiddet yoluyla siyasallaşması ve kutuplaşmasının yolunu açmak toplumun karşı koyma gücünü felce uğratmaktır. Fail için işlenen araç suçla ortaya çıkan somut zarar neticesi değil (yakın netice), bu fiilin toplum üzerinde meydana getirdiği etki (uzak netice) önem arz etmektedir. Fail, işlediği araç fiillerle devlet otoritesinin, ülkesinde yaşayan halkın güvenliğini koruma görevini gerçekleştiremediği, zayıfladığı ve işlerliğini yitirdiği imajını yaratmaya çalışarak devlete olan güveni sarsmayı amaçlar. Ülkede yaşanan kaos ortamı ve toplumda yaşanan korku ve endişe, yöneticilerde ve halkta istenileni vererek kaos ortamını bitirme iradesini doğurur, yöneticileri belli kararları almaya ya da politikalarını değiştirmeye zorlar ve bu da idari, siyasi, ekonomik ve toplumsal sistem değişikliklerini sonuçlar. Bu suretle de fail, esas gayesi olan devletin birliğini ve bütünlüğünü bozma amacına ulaşmaya çalışır. (N.K. Topçu Devletin Güvenliğine Karşı Suçlar Sayfa 89, 90, Dönmezer Tedhişçilik sh.56)
    Araç fiilin işlenmesine yönelik icra hareketinin, hem zarar ya da tehlike suçu niteliğindeki araç suçun (TCK 302/2) hem de tehlike suçu niteliğindeki amaç suçun (TCK 302/1) “fiil” unsurunu teşkil ettiği görülmektedir. Buna göre elverişli/vahim eylemin diğer tabirle araç suçun, hazırlık hareketi aşamasından icra hareketi safhasına geçmesi, en azından teşebbüs boyutuna ulaşması, “amaçlanan sonucu doğurabilecek icra hareketi olarak belirginleşmesi gerekir”.(Yargıtay CGK.09.02.2010 t.2009/9-103,2010/22)
    Kanuni tanımda yer alan araç fiilin, suç olması gerektiğinde kuşku yoktur. Müstekar uygulamaya göre araç suç, zarar ya da tehlike suçu (Yargıtay 9.CD 26.06.2012 t. 2012/2855-8069 sy.k, 15.01.2014 t. 2013/12441-2014/614 sy.k. 30.03.2010 t. 2009/8654-2010/3632 sy.k 09.06.2011 tarihli, 2011/4202 esas, 2011/3296 karar sayılı kararı.vb.) olabilir. Ancak suç teşkil eden her fiilin de amaç suçu oluşturmak için yeterli/elverişli olmadığı açıktır.
    Fiilin elverişli/vahim niteliği taşıyıp taşımadığı ise her olayın özelliğine göre; örgütün amacı, faaliyet alanı, ülke genelindeki organik bütünlüğü, fiilin niteliği, işleniş biçimi, işlenme zamanı, toplumda meydana getirdiği etki, ortaya çıkan zarar ve tehlikenin ağırlığı, gibi ölçütler değerlendirilerek takdir edilecektir. Toplumda kaos ve tedirginlik oluşturacak, devlet otoritesine olan güveni sarsacak, kamu düzenini, toplum barışını bozarak amaç suçun gerçekleşmesi için elverişli tehlike ortamını hazırlayacak vahim eylemler istikrar kazanmış uygulamalara göre: kasten öldürme, öldürmeye teşebbüs etmek, nitelikli kasten yaralama, yağma/teşebbüs, güvenlik güçleriyle çatışmaya girmek, halkın yoğun olarak bulunduğu ya da kullandığı mahal veya yollara yahut içinde insanlar bulunan nakil araçlarına patlayıcı yerleştirmek, silahlı/nitelikli hürriyeti tahdit suçlarıdır. Güdülen amacın gereği olarak bu eylemlerin belli bir kişi ya da kitleye tevcih edilmesi gerekmez. Amaç tedhiş ortamı oluşturmak olduğuna göre hedefin muayyen veya gayrımuayyen olmasının da bir önemi yoktur.
    Her halde suçun oluşması için, failin amaca yönelik işlediği vahim eylem/elverişli araç suç ile suçun konusu üzerinde meydana gelen somut tehlike arasında illiyet bağının bulunması gerekir.
    İşlenen araç suçun vahim eylem kabul edilmesi ve failin ayrıca amaç suçtan (TCK 302 md.) da cezalandırılabilmesi için, eylemin bireysel bir amaçla/saikle değil, yasa maddesinde belirtilen amaçları gerçekleştirmek üzere kurulmuş bir örgütün faaliyeti kapsamında ika edilmiş olması gerekmektedir.
    e-Manevi unsur; Suç, Devletin topraklarının tamamını veya bir kısmını yabancı bir devletin egemenliği altına koymak, Devletin birliğini bozmak, Devletin egemenliği altında bulunan topraklardan bir kısmını Devlet idaresinden ayırmak veya Devletin bağımsızlığını zayıflatmak amacıyla/saikiyle ve doğrudan kastla işlenebilir.
    Hukuka Aykırılık; Kişi hak ve hürriyetlerinden hiç birisinin, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı amaçlayan faaliyetler biçiminde kullanılamayacağına dair Anayasanın 14. maddesinde de açıkça vurgulandığı üzere, bu suç herhangi bir hukuka uygunluk sebebi kapsamında işlenemez. Hiç bir devlet, hiç kimseye birliği ve ülke bütünlüğünü bozacak bir hukuk düzeni kurmaz.
    6- PYD/YPG SİLAHLI TERÖR ÖRGÜTÜNÜN YAPISI:
    Türkiye, PKK’nın Suriye kolu olan PYD/YPG‘ye karşı bir mücadele yürütmektedir. PYD/YPG bölgedeki varlığını Suriye iç savaşından yararlanarak sağlamlaştırmıştır. Suriye’nin kuzeyinde kontrolü altına aldığı toprakları kanton kurarak birleştirme isteği ve Kürt özerk bölgesi oluşturma düşüncesi, hem Türkiye’nin hem de Suriye’nin toprak bütünlüğüne halel getirme tehdidi oluşturmaktadır. Öte yandan PYD/YPG bağlantılı militanların Türkiye üzerindeki saldırıları PKK’nın Suriye uzantısı olduğunun açık delilidir.
    PYD/YPG adlı yapılanmanın, ülkemizdeki kanlı faaliyetlerini PKK/KCK ismi ile yürüten bölücü terör örgütüyle, fikri ve organik bağlarının bulunduğu, aynı yapının ve ideolojinin ürünü durumunda oldukları, örgüt mensuplarının ülkemiz topraklarında PKK/KCK mensubu olarak faaliyet yürütürken, aynı kişilerin sınırın diğer tarafında Suriye topraklarında aynı amaç uğruna PYD/YPG adı altında faaliyetlerine devam ettikleri, tüm bu hususlar dahilinde Suriye’de faaliyet gösteren PYD/YPG örgütünün, PKK’nın Suriye ülkesinde faaliyet gösteren türdeşi olup KCK başlığı altında 4 ülkede faaliyet gösteren 4 alt örgütlenmeden biri olduğu, bu örgütün aynı amaca hizmet ettiği, faaliyet amaçlarının ve yöntemlerinin birebir benzerlik gösterdiği, bu kapsamda dosyada bulunan İçişleri Bakanlığının tarihli bilgi notu yazısı ve Dairemizin yerleşik uygulaması ile 21.09.2017 tarih ve 2017/1669-5823 esas-karar sayılı ilamında da belirtildiği üzere;
    Suriye topraklarında PKK/KCK silahlı terör örgünün bir kolu olarak kurulan PYD/YPG’nin; ülkemizin birliğini ve bütünlüğü bozmak amacıyla gerçekleştirdiği cebir şiddet içeren eylemleri ve vatandaşlarımızın can güvenliğini ihlal ettiği nazara alındığında, “kuruluşu, amacı, stratejisi, yapılanması ve faaliyetleri itibariyle, 3713 sayılı Yasanın 4928 sayılı Yasa ile değişik 1. maddesinde tarifini bulan silahlı bir terör örgütü olduğu”,
    Anlaşılmaktadır.
    7-TÜRKİYE’NİN ÖZGÜR SURİYE ORDUSU (ÖSO) İLE SURİYE’NİN KUZEYİNDEKİ GERÇEKLEŞTİRDİĞİ ASKERİ OPERASYONLARIN MEŞRU SAVUNMA HAKKI YÖNÜNDEN İRDELENMESİ:
    Mart 2011’de Suriye’de sosyo-ekonomik ve siyasal reformlara yönelik başlayan protesto hareketleri, Esad’ın vermiş olduğu tepki ile iç savaşa dönüşmüştür. Altı yılı aşkındır devam eden iç savaş/vekâlet savaşı Suriyelilerin hayatları için büyük etki doğurmuştur. Yaklaşık 400.000’den fazla insanın ölmesine, iç savaş öncesi 22 milyon olan Suriye nüfusunun 6,3 milyonunun yerinden edilmesine, 13,5 milyondan fazla Suriyelinin insani yardıma muhtaç olmasına neden olmuştur. Suriye iç savaşı şiddet enstrümanlarının yaygınlaşmasına, ekonominin çökmesine, doğal kaynaklarının çoğunun aşırılık yanlısı grupların eline geçmesine, mezhepçiliğe, radikalleşmeye, altyapının çökmesine ve ulusal ve küresel aktörlerin bölgede çeşitlenmesine yol açmıştır.
    Suriye iç savaşına bölgesel ve küresel aktörlerin dâhil olmasıyla sorun nitelik değiştirerek uluslararasılaşmıştır. İç savaşın ülke geneline yayılması ve Esad rejiminin otoritesini yitirmesi “yönetilemeyen alanların” ortaya çıkmasına neden olmuştur. Yönetilemeyen alanda ortaya çıkan terör ve terör örgütleri ya küresel cihadizm ya da cihad dışı terörizm ve suç şebekeleri için üsler sağlamıştır. Böyle bir ortamda bir yandan IŞİD/DEAŞ ortaya çıkmış ve küresel bir terör örgütü olarak belirmiş öte yandan terör örgütü PKK’nın Suriye kolu olan PYD/YPG, 13 Kasım 2013’de özerklik ilan ederek Türkiye sınır hattında Kuzey Irak benzeri yeni bir Kürt özerk bölgesi şekillendirmeye girişmiştir.
    Suriye iç savaşının etkilerine doğrudan muhatap olan Türkiye; bilhassa 2013’ten bu yana ülke genelinde meydana gelen terör saldırıları sonucunda,
    a) Güney sınırlarını terörist faaliyetlerden ve saldırılardan korumak,
    b) Suriye topraklarının bölünmesini ve parçalanmasını önlemek,
    c) Sınır bölgesinde PYD’nin koridor açmasına engel olmak,
    Amacıyla ilki 24 Ağustos 2016 tarihinde gerçekleştirilen Fırat Kalkanı, daha sonrasında ise Afrin bölgesini kapsayan Zeytin Dalı ve İdlib bölgesi olmak üzere Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) ile beraber Suriye’nin kuzeyinde askeri bir operasyon başlatmıştır.
    Modern uluslararası hukukta kuvvet kullanma yasağı BM Antlaşmasının 2. maddesi 4. fıkrasında somutlaşmış olup bu yasak şu şekilde düzenlenmiştir:
    “Teşkilata üye devletler milletlerarası münasebetlerinde gerek bir başka devletin toprak bütünlüğüne veya siyasi bağımsızlığına karşı, gerekse Birleşmiş Milletlerin amaçları ile telif edilemeyecek herhangi bir surette, tehdide veya kuvvet kullanılmasına başvurmaktan kaçınırlar.”
    Bu yasak günümüzde “jus cogens(peremptory norm)” kuralların temel bir ilkesi olarak kabul edilmektedir Yasak, terör örgütleri gibi devlet-dışı aktörlerin eylemlerini kapsamamaktadır. Dolayısıyla silahlı devlet-dışı gruplar başka silahlı gruplara karşı ya da hükumet otoritesine karşı serbestçe kuvvet kullanabilmekte ve BM Antlaşması md. 2/4’ü ihlal etmiş olmamaktadır.
    Kuvvet kullanma yasağının tek istisnası vardır o da BM Antlaşması md. 51’de yer alan meşru müdafaa hakkıdır. BM Antlaşmasının 51. maddesi;
    “Bu Antlaşmanın hiçbir hükmü, Birleşmiş Milletler üyelerinden birinin silahlı bir saldırıya hedef olması halinde, Güvenlik Konseyi uluslararası barış ve güvenliğin korunması için gerekli önlemleri alıncaya dek, bu üyenin doğal olan bireysel ya da kolektif meşru müdafaa hakkına halel getirmez. Üyelerin bu meşru savunma hakkını kullanırken aldıkları önlemler hemen Güvenlik Konseyi’ne bildirilir ve Konsey’in işbu Antlaşma gereğince uluslararası barış ve güvenliğin korunması ya da yeniden kurulması için gerekli göreceği biçimde her an hareket etme yetki ve görevini hiçbir biçimde etkilemez”,
    Şeklinde düzenlenmiştir.
    Geçici bir hak olarak ortaya çıkan meşru müdafaa hakkını meşru bir şekilde ifa edebilmek için öncelikle son çare olarak “silahlı saldırıya” mukabil bir yanıt niteliği taşımalıdır. Ancak silahlı saldırı kavramı BM Antlaşmasında tanımlanmamış, BM Genel Kurulu’nun 14 Aralık 1974 tarihli 3314 sayılı “Saldırının Tanımına İlişkin Kararı” bir silahlı saldırının tanımından öte saldırganlığı tanımlamış olsa da kararın 3. maddesi kavramın geniş yorumlanmasına olanak tanımaktadır. Silahlı saldırı devlet tarafından yapılabileceği gibi devlet dışı bir aktör tarafından yapılması da mümkündür ve bu durum mağdur devletin meşru müdafaa hakkına halel getirmez(Fatma TAŞDEMİR-Adem ÖZER, Akademik Hassasiyetler Dergisi, Kuvvet Kullanma Hukuku açısından Fırat Kalkanı Operasyonu, sayfa 54).
    İlki 24 Ağustos 2016 tarihinde gerçekleştirilen Fırat Kalkanı, daha sonrasında ise Afrin bölgesini kapsayan Zeytin Dalı ile çatışmasızlık bölgesi oluşturmak için İdlib’te Türk Silahlı Kuvvetlerinin Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) ile beraber Suriye’nin kuzeyinde gerçekleştirdiği askeri operasyonlar BM Antlaşmasının md. 51’de yer alan “doğal ve otonom bir hak” olan meşru müdafaa hakkının koşulları çerçevesinde irdelendiğinde, temel sorunun Türkiye’ye karşı Esad Rejimi, IŞİD/DEAŞ ve PKK/PYD kaynaklı bir “silahlı saldırının” gerçekleştirilip gerçekleştirilmediği hususundan kaynaklandığı görülmektedir.
    Öncelikle Esad Rejimi Türkiye’ye karşı doğrudan şimdiye kadar bir silahlı saldırı gerçekleştirmemiştir. Buna karşılık devlet dışı aktör olarak zuhur eden IŞİD/DEAŞ ve PKK/PYD/YPG’nin eylemleri açısından meseleyi ele aldığımızda ise; IŞİD/DEAŞ ile PKK/PYD/YPG, Türkiye’ye yönelik çok sayıda “ülkesel” terör saldırılarında bulunmuştur. Bu saldırılardan bazıları şunlardır:
    IŞİD/DEAŞ:
  • 6 Ocak 2015 Sultanahmet’te bombalı saldırı,
  • 18 Mayıs 2015 Adana ve Mersin’de Halkların Demokratik Partisi (HDP)’ne yapılan bombalı saldırı,
  • 20 Temmuz 2015 Suruç saldırısı,
  • 10 Ekim 2015 Ankara Patlaması,
  • 19 Mart 2016 Taksim saldırısı,
  • 1 Mayıs 2016 Gaziantep Şehitkâmil ilçesi saldırısı,
  • 28 Haziran 2016 Atatürk Havalimanı saldırısı,
  • 20 Ağustos 2016 Gaziantep Şahinbey ilçesindeki bir düğündeki saldırı,
  • 1 Ocak 2016 Ortaköy Reina’daki silahlı saldırı.
    PKK/PYD/YPG:
  • 23 Aralık 2015 Sabiha Gökçen Havaalanı saldırı,
  • 18 Şubat 2016 Ankara Askeri Servis Aracı saldırısı,
  • 13 Mart 2016 Ankara Kızılay saldırısı,
  • 10 Aralık 2016 Beşiktaş saldırısı,
  • 17 Aralık 2016 Kayseri saldırısı
    DEAŞ’ın silahlı saldırıları yalnızca canlı bomba eylemleri ile sınırlı kalmamış, muhtelif zamanlarda Suriye’nin kuzeyinde kontrol ettiği bölgelerden, Türkiye sınırındaki Türk topraklarına (Kilis ve Gaziantep) füze/roket saldırılarında da bulunmuştur.
    DEAŞ Türkiye’yi hedef alan silahlı saldırılarını;
    Türkiye’nin düşman bir rejime sahip olması, Türkiye’nin DEAŞ ile savaşan koalisyonun bir parçası olması, Suriye ve Irak’taki çatışmalara Türkiye’nin doğrudan müdahil olması ve Türkiye’de kendisine yaşam alanı bulabileceği yönündeki inanç nedeni ile gerçekleştirmektedir. Böylece Türkiye siyasal ve dinsel saikin örtüştüğü bir “hiper terör” sürecine maruz kalmıştır. DEAŞ gerçekleştirdiği eylemler ve saldırılar ile toplumsal baskı ve kaos oluştururken, kitle iletişim araçlarıyla da gelecekteki eylemlerine zemin hazırlamakta ve hedef göstermektedir. Sekiz dilde yayımlanan “Rumiyah” adlı derginin hemen hemen bütün sayılarında “Türkiye devletini ve devlet adamlarını hedef gösteren” bir içerikle radikal eğilimli militanları eyleme teşvik etmektedir:
    “Ey İslam diyarına hicret etmek isteyip mürtetlerin hicretlerine engel olduğu yiğitler! Türkiye tağutuna ve mürtet tabilerine saldırın! Onlarla savaşın ki, Allah onlara sizin ellerinizle azap etsin, onları rezil etsin, onlara karşı size yardım etsin, mümin topluluğun gönüllerini ferahlatsın. Öncelikle küfrün önderlerine ve tağut başkanlarına saldırın!”
    Öte yandan Türkiye ayrılıkçı terör örgütü PKK’nın ve onun uzantıları olan PYD/YPG’nin saldırılarına da maruz kalmıştır. PYD/YPG’nin Türkiye’ye dönük silahlı saldırıları da meşru müdafaa hakkını olanaklı kılmaktadır.
    Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyinde oluşturulabilecek olası bir Kürt özerk bölgesine karşı tavrı, PYD/YPG’nin Türkiye’ye yönelik havan topu saldırılarına ve terör tehdidine neden olmuştur.
    BBC’nin KCK (Kürdistan Topluluklar Birliği) üyesi Serhat Varto ile yaptığı mülakatta “TAK(Kürdistan Özgürlük Şahinleri) ile PKK arasında hiçbir organik ilişki yoktur, o ayrı bir yapılanmadır” (Hamsici, 2016) söylemi ile her ne kadar iki farklı örgütmüş intibahı uyandırmaya çalışsa da aralarındaki “sembiyotik” ilişki devam etmektedir.
    23 Aralık 2015 Sabiha Gökçen Havaalanı saldırı, 18 Şubat 2016 Ankara askeri servis aracı saldırısı, 13 Mart 2016 Ankara Kızılay saldırısı, 10 Aralık 2016 Beşiktaş saldırısı ve 17 Aralık 2016 Kayseri saldırısı TAK tarafından üstlenilmiştir.
    “PKK’nın Türkiye’nin batısındaki eylemlerinden ve saldırılarından sorumlu bir birim” olan TAK’ın PKK ile bağlantısı, PYD/YPG’nin ortak amacı olan bağımsız Kürt devleti idealinin eylemsel biçimi olarak ortaya çıkmaktadır. Bu nedenle Türkiye için PKK/PYD/YPG/TAK birdir, eş değerdir. Nasıl ki DEAŞ ile El Kaide arasında ideolojik özdeşlik varsa PKK/PYD/YPG/TAK arasında da aynı ideolojik özdeşlik mevcuttur. Hem DEAŞ kaynaklı hem de PKK/PYD/YPG/TAK kaynaklı yukarda zikrettiğimiz saldırılar Türkiye’ye karşı yapılan kümülatif saldırılardır. Yapılan saldırılar genel bir saldırının parçalarını oluşturmakta, süreklilik arzetmekte ve bir silahlı saldırı boyutuna ulaşmaktadır.
    Yönetilemeyen alanın varlığı hem ana ülkenin toprak bütünlüğüne, hem de egemen yetkilerine halel getirirken, sınırdaş olduğu ülkelerde istikrarın ve düzenin bozulmasına neden olabilir. Yönetilemeyen alanlar farklı derecelerde tehdit oluştururlar. Ya küresel cihadizm ile bağlantılı terörizm barındırır, ya cihat dışı terörizm ve suç şebekeleri için üsler sağlar ya da yönetilemeyen alanlar insani krizin en büyük tehdit unsuru olarak ortaya çıkar.
    Suriye özelinden iç savaşla birlikte Esad rejimi ülke genelinde otoritesini yitirmiştir. Etnik ve dini olarak ayrışan ve homojen bir yapıya sahip olmayan Suriye, devam eden çatışmalarla birlikte “zayıf ve başarısız” bir devlete dönüşmüştür. Devlet otoritesinin olmadığı Suriye topraklarında terör örgütleri yuvalanmış Türkiye sınırında etkin rol oynamaya başlamışlardır. Türkiye topraklarında beliren tehdit, küresel cihadizm ile bağlantılı olan IŞİD/DEAŞ ve cihat dışı terör eylemleri ile varlık gösteren PKK’nın Suriye kolu YPG/PYD’dir.
    Yönetilmeyen alanda ortaya çıkan iki terör örgütü kendi devlet inşa süreçlerini hızlandırırken homojen olmayan Suriye nüfusu üzerinde insani krizlere neden olmuşlardır. Öte yandan yönetilemeyen topraklardan Türkiye’ye yapılan silahlı saldırılar ile ülke güvenliği, milletin can ve mal güvenliği tehdit altında kalmıştır.
    Suriye’de Esad rejimi ülkenin bütününde otoritesini yitirdiği için ve daha önemlisi Türkiye’nin izlediği Suriye dış politikadan rahatsız olduğu için Suriye kaynaklı IŞİD/DEAŞ ve YPG/PYD saldırılarını önlemede hem “aciziyet” içinde hem de “isteksizdir”.
    Nitekim Fırat Kalkanı başladığında “Türk Tanklarının Suriye’ye girmesini egemenlik ihlali olarak” değerlendirmiş ve BM Genel Sekreterine ve BM Güvenlik Konseyi’ne bir mektupla Türkiye’yi şikayet etmiştir.
    Türkiye, sınır güvenliğine, vatandaşlarının can ve mal güvenliğine dönük yapılan silahlı saldırılar karşısında Suriye’nin kuzeyinde ÖSO ile birlikte askeri operasyonlar başlatmıştır. 2013’ten bu yana devam eden silahlı saldırılar ile Türkiye’nin askeri operasyonları arasında “zamansal” bir kopukluk meydana gelmemiştir.
    Tüm bu yasal düzenlemeler ve açıklamalar karşısında;
    Mart 2011’de Suriye’de başlayan protestolar zamanla iç savaşa evrilmiştir. Bölgesel ve küresel aktörlerin yanı sıra devlet dışı silahlı aktörlerinde iç savaşa dâhil olmasıyla sorun giriftleşerek ulus-ötesi bir silahlı çatışma niteliği kazanmıştır. Terörizm, iç savaş, vekâlet savaşının örtüşerek devam ettiği bu süreci yöneten ve/veya yönetecek ve düzenleyecek uluslararası hukuk kuralların neler olduğu ve bunların işlevselliği ve hukuktaki mevcut “boşluklar” büyük tartışmaları beraberinde getirmiştir. Suriye’de devam eden çatışmalar çerçevesinde bazı devletlerin farklı amaçlarla gerçekleştirdikleri askeri müdahale ve uygulamalarının meşruluğunu değerlendirecek bir merci, forum yoktur. Zira veto nedeniyle BM sistemi tıpkı “soğuk savaş” döneminde olduğu gibi yeniden kilitlenmiştir. Bu durum terörizmle “küresel savaş” adı altında meşruiyet zırhı giydirilerek gerçekleştirilen müdahalelerin aslında müdahaleci devletlerin kendi “jeo-politik” çıkarlarını koruma ve gerçekleştirme gayreti çabasından başka bir şey değildir. Suriye iç savaşının uzamasının ardında tam da bu gerekçe yatmaktadır.
    Kuvvet kullanma normlarının aşındığı bir dönemden geçerken, devlet dışı silahlı aktörlerin sürekli ve sistematik silahlı saldırılarına maruz kalan Türkiye’nin; “sınırlarını, vatandaşlarını ve bekasını” korumak için, Suriye’nin kuzeyinde Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) ile birlikte gerçekleştirdiği askeri operasyonlarda Uluslararası Hukuk açısından meşru savunma hakkını kullandığı açıktır.
    8- SOMUT OLAY VE HUKUKİ DEĞERLENDİRMELER:
    Sanığın müdafi huzurunda kollukta, Sulh Ceza Hakimliğinde sorguda vermiş olduğu ifadeleri ve tüm dosya kapsamına göre somut olay;
    Bursa İlinde ikamet eden sanık …’ın, çevresindeki kişilerin propagandasından etkilenerek PYD/YPG saflarına katılmak amacıyla 2014 yılı içerisinde kaçak yollardan Suruç İlçesinden Suriye’nin Ayn el-Arab(Kobani) bölgesine geçtiği, burada hızlandırılmış silah eğitimi alarak kaleşnikof ve el bombası kullanmayı öğrendiği, ilk önceleri 7-8 ay boyunca Kadi Azadi cephesinde IŞİD/DEAŞ ile savaştığı, daha sonra sırasıyla Cısri Karakozak, Mümbiç ve Mümbiç’e bağlı Herema cephesinde silahlı olarak faaliyet gösterdiği, Herama cephesinde Türk Silahlı Kuvvetleri ile birlikte Suriye’nin Kuzeyinde askeri operasyon gerçekleştiren Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) ile girdiği çatışmada yaralanması üzerine ele geçirilip yakalandığı, tedavisinin tamamlanması üzerine 21.03.2017 tarihinde saat 16:00 sıralarında ÖSO yetkilileri tarafından gümrük kontrol noktasında bulunan güvenlik görevlilerine teslim edildiği,
    Şeklinde olduğu anlaşılmaktadır.
    Tüm bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde;
    2014 yılından yakalandığı tarihe kadar, Suriye’nin kuzeyinde PKK/PYD/YPG adına Kadi Azadi, Cısri Karakozak ile Mümbiç ve Mümbiç’e bağlı Herema cephelerinde silahlı olarak faaliyet yürüten sanığın, Herema bölgesinde Özgür Suriye Ordusuna (ÖSO) bağlı gruplarla çatıştığı sırada yaralanıp ele geçirilmesi ve peşinden güvenlik güçlerine teslim edilmesi şeklinde gerçekleşen olayda, sanığın belirtilen tarihlerde Türk Silahlı Kuvvetleri ile birlikte Suriye’nin kuzeyinde terör örgütlerine yönelik operasyon gerçekleştiren ÖSO ile çatışmaya girerek yaralanması şeklindeki eyleminin, Devletin birliğini ve ülke bütünlüğünü bozmaya yönelik olup örgütün ülke genelindeki organik bütünlüğü ve toplumdaki etkinliği de nazara alındığında vahamet arz ettiği, bu nedenlerle sanığın TCK’nın 302. maddesinde düzenlenen Devletin Birliğini ve Ülke Bütünlüğünü bozma suçundan cezalandırılması gerektiği gözetilmeden, hukuki değerlendirmede ve suç vasfında düşülen yanılgı sonucu yazılı şekilde hüküm kurulması,
    Kanuna aykırı olup, sanık müdafinin temyiz itirazları bu nedenle yerinde görülmüş olduğundan, hükmün bu sebepten dolayı BOZULMASINA, CMK’nın 307/4 maddesi uyarınca sonuç ceza miktarı yönünden sanığın kazanılmış hakkının saklı tutulmasına, sanığın tutuklulukta geçirdiği süre, atılı suç için kanun maddelerinde öngörülen ceza miktarı ve mevcut delil durumu gözetilerek tutukluluk halinin devamına, 31.12.2018 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu
Call Now Button
Mesajı Gönder
1
Yardıma mı ihtiyacınız var?
Merhaba.
Hoş geldiniz. Hukuki anlamdaki tüm soru ve sorunlarınız için bizimle iletişime geçmekten çekinmeyin.