Ceza Hukuku

HAKSIZ TUTUKLAMADA TAZMİNAT ZAMANAŞIMI

Özet : Beraat hükmünün 11.09.1998 tarihinde kesinleştiği ve 466 sayılı Kanun hükümleri uyarınca tazminat davasının ise kesinleşme tarihinden itibaren 10 yıl geçtikten sonra 12.05.2011 günü açıldığı anlaşıldığından, beraat hükmünün kesinleştiğinin tebliğinden veya öğrenilmesinden itibaren 3 ay ve her halde kararın kesinleşmesinden itibaren 10 yıl içinde açılmayan tazminat davasının süresinde açılmadığından bahisle reddine karar verilmesi gerekirken, tazminat talebinin kısmen kabulüne karar verilmesi bozmayı gerektirir.

Yargıtay
Ceza Genel Kurulu

Esas : 2014/141
Karar : 2014/229
Karar Tarihi : 06.05.2014

Davacı F.’nin haksız tutuklanma sonucu uğramış olduğu zararlar nedeniyle 40.000 Lira maddi ve 35.000 Lira manevi tazminatın yasal faizi ile birlikte davalı Maliye Hazinesinden tahsili talebiyle açtığı davada, talebin kısmen kabulü ile 472,87 TL maddi, 4.400 TL manevi tazminatın tutuklama tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan alınarak davacıya verilmesine ilişkin, Hakkari Ağır Ceza Mahkemesince verilen 31.10.2011 gün ve 247 – 264 sayılı hükmün davalı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 12. Ceza Dairesince 17.09.2012 gün ve 20292 – 18820 sayı ile;
“… Dava 466 sayılı Kanun hükümlerine dayalı tazminat istemine ilişkin olup, Ceza Genel Kurulunun 23.03.2010 tarih ve 2009/256 Esas ve 2010/57 sayılı kararında 466 sayılı Kanunun 2. maddesindeki üç aylık sürenin başlangıcı için 21.04.1975 tarih ve 3-5 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararına atıf yapılarak kesinleşen beraat kararından davacının haberdar olmasının aranması gerektiği şeklindedir. Ancak adı geçen kararda tazminat davasının ne zamana kadar açılması gerektiğine dair bir açıklama yoktur. Borçlar Kanununun 60. maddesinde tazminat davasının, zarar verici fiil veya olayın vukuundan itibaren her halde 10 yıl sonra zamanaşımına uğrayacağı kabul edilmiştir. Kanun dışı yakalanan veya tutuklanan kimseler bakımından, devletin yaptığı yakalama veya tutuklama haksız fiili ceza davasının kesinleşmesi ile netleştiğinden bu tarih olayın vuku tarihi olup, bu tarihten itibaren 10 yıl dolduktan sonra 466 sayılı Kanuna göre tazminat istenemeyeceği gibi; davacı asılın bu uzun süre içerisinde hakkındaki hükmün kesinleştiğini bilmediğinden söz etmenin yaşamın olağan akışına uymadığı, bu halde davanın süresi içinde açıldığı kabulünün mümkün olmayacağı gözetilmeden söz konusu yasa hükmüne ve yargısal içtihatlara yanlış anlam verilerek yazılı gerekçe ile tazminata hükmedilmesi” isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir.
Yerel mahkeme ise 28.02.2013 gün ve 2 – 177 sayı ile;
“… 21.04.1975 gün ve 3-5 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı uyarınca, 466 sayılı Yasanın 2. maddesindeki dava açma süresinin, beraat kararı kesinleştikten sonra kesinleşme şerhli beraat kararının bizzat sanığa tebliğinden itibaren başlayacağı bu doğrultuda Yargıtay CGK’nın 23.03.2010 tarih ve 2009/256 esas, 2010/57 sayılı kararında, 466 sayılı Kanunun 2/1. maddesinde kesinleşen kararın ilgilisine tebliğinden itibaren 3 aylık süre içerisinde tazminat davasının açılması gerektiğinin öngörüldüğü, başkaca bir sürenin düzenlenmediği, bu itibarla dava açma süresinin kesinleşen beraat kararının bizzat ilgilisine tebliği tarihinden başlayacağının belirtildiği anlaşılmıştır. Her ne kadar Yargıtay 12. CD’nin 17.09.2012 tarih ve 2012/20292 Esas, 2012/18820 Karar sayılı ilamında ‘… Borçlar Kanununun 60. maddesinde tazminat davasının, zarar verici fiil veya olayın vukuundan itibaren her halde 10 yıl sonra zamanaşımına uğrayacağı kabul edilmiştir. Kanun dışı yakalanan veya tutuklanan kimseler bakımından, devletin yaptığı yakalama veya tutuklama haksız fiili ceza davasının kesinleşmesi ile netleştiğinden bu tarih olayın vuku tarihi olup, bu tarihten itibaren 10 yıl dolduktan sonra 466 sayılı Kanuna göre tazminat istenemeyecektir…’ gerekçesi ile tazminat istemine bir üst sınır getirmişse de Yargıtay CGK’nın 2009/256 esas, 2010/57 sayılı kararında ‘… öngörülen sürelerin 466 sayılı Yasaya dayalı tazminat davalarında kıyasen de olsa uygulanması olanağı bulunmamaktadır’ diyerek bu hususa dikkat çekmiştir.
Yargıtay 12. CD’nin 17.09.2012 tarih ve 2012/20292 Esas, 2012/18820 Karar sayılı ilamında belirtilen bozma gerekçesi ve bu gerekçeye benzer gerekçelerle Yargıtay 9. CD’nin bir çok bozmalarına karşı (2008/13056 Esas, 2010/355 Karar; 2008/13847 Esas 2010/1314 Karar; 2008/13567 esas, 2010/984;2008/9967 Esas, 2010/572 Karar; 2008/13584 Esas, 2010/985 Karar vb.) mahkememiz, Yargıtay CGK’nın 23.03.2010 tarih ve 2009/256 esas, 2010/57 sayılı kararında belirtilen gerekçeler doğrultusunda direnmiş ve Yargıtay Ceza Genel Kurulu 2012/9-938 Esas 2012/263 Karar; 2012/9-829 Esas – 2012/255 Karar; 2012/9-235 Esas- 2012/1778 Karar; 2012/9–1061 Esas – 2012/1779 Karar; 2012/9-236 Esas – 2012/160 Karar sayılı ilamlarında mahkememizin kararlarını yerinde görerek Yargıtay 9. Ceza Dairesinin bozma ilamlarını ortadan kaldırmıştır.
Mahkememizce de gözlemlendiği üzere daireler ve mahkemeler arasında 466 sayılı Yasaya göre açılan tazminat davalarında bir üst sınırın olup olamayacağı tartışması mevcuttur. Bu tartışılan hususun netliğe kavuşması ve tam bir uygulama birliği sağlanması açısından yukarıda anılan gerekçelerle mahkememizin ilk kararının yerinde olduğu….” gerekçeleriyle direnerek, ilk hükümdeki gibi karar vermiştir.
Bu hükmün de davalı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 02.03.2014 gün ve 297964 sayılı “bozma” istekli tebliğnamesi ile Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.
CEZA GENEL KURULU KARARI
Özel Daire ile yerel mahkeme arasında oluşan ve Yargıtay Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; 466 sayılı Kanun hükümlerine göre açılan tazminat davaları için 2. maddede belirtilen üç aylık sürenin dışında esas alınacak azami bir sürenin olup olmadığı, azami bir sürenin var olduğunun kabul edilmesi halinde ne zaman başlayacağı ve bunlara bağlı olarak davanın süresinde açılıp açılmadığının belirlenmesine ilişkindir.
İncelenen dosya kapsamından; davacı F.K.’nın PKK-Kadek terör örgütünün sair efradı olmak suçundan 22.09.1997 tarihinde gözaltına alınarak ertesi gün tutuklandığı, 03.09.1998 tarihinde tahliye edildiği, Van Devlet Güvenlik Mahkemesi’nce 03.09.1998 gün ve 240-203 sayı ile suçun manevi unsuru oluşmadığından bahisle sanığın beraatine hükmedildiği, kararın temyiz edilmeksizin 11.09.1998 tarihinde kesinleştiği, kesinleşmiş beraat kararının davacıya tebliğ edilmediği, 346 gün tutuklu kalması nedeniyle 466 sayılı Kanun hükümleri uyarınca 12.05.2011 tarihinde açılan tazminat davasında yerel mahkemece 472,87 TL maddi ve 4.400 TL manevi tazminata hükmedildiği anlaşılmaktadır.
466 sayılı Kanun hükümleri uyarınca açılacak tazminat davalarının hukukumuza girişi ve hukuki niteliği konularına değinilmek suretiyle uyuşmazlık sağlıklı bir şekilde çözümlenebilecektir.
Haksız ve hukuka aykırı olarak yakalanan veya tutuklanan kimselere tazminat ödenmesi esası, ülkemizde ilk kez 1961 Anayasasında düzenlenmiş, 30. maddesinde, yakalama ve tutuklamanın hangi hallerde söz konusu olacağı açıklandıktan sonra maddenin son fıkrasında; “Bu esaslar dışında işleme tâbi tutulan kimselerin uğrayacakları her türlü zararlar kanuna göre Devletçe ödenir” hükmü yer almıştır.
Anayasada yer alan bu düzenleme doğrultusunda, 15.05.1964 tarihli Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren “Kanun Dışı Yakalanan veya Tutuklanan Kimselere Tazminat Verilmesi Hakkındaki” 466 sayılı Kanunun 1. maddesinde 7 bend halinde, tazminatı gerektiren haller ayrıntılı olarak düzenlenmiş, 466 sayılı Kanunun 1. maddesinin 8. bendinde yer alan, aynı tür suçtan mahkûm olanlar, itiyadi suçlular ve suç işlemeyi meslek veya geçinme vasıtası haline getirenlerin tazminat isteyemeyeceklerine ilişkin hüküm 10.01.1991 gün ve 3696 sayılı Kanun ile kaldırılmıştır.
Haksız yakalanan ve tutuklanan kimselere tazminat ödenmesi esası 1982 Anayasasında da sürdürülmüş ve 19. maddesinde yakalama ve tutuklama şartlarına işaret edildikten sonra maddenin son fıkrasında; “Bu esaslar dışında bir işleme tabi tutulan kişilerin uğradıkları zarar, kanuna göre, Devletçe ödenir” hükmüne yer verilmiştir.
Anılan hüküm bu kez 17.10.2001 tarihli Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren 4709 sayılı Kanunun 4. maddesi ile; “Bu esaslar dışında bir işleme tabi tutulan kişilerin uğradıkları zarar, tazminat hukukunun genel prensiplerine göre, Devletçe ödenir” şeklinde değiştirilmiştir.
Devletimizin tarafı olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 5. maddesinde de kişilerin özgürlüğünün hangi hallerde sınırlandırılabileceği belirlenmiş ve maddenin son fıkrasında bu şartlara aykırı davranılması halinde mağdur olan herkesin tazminat istemeye hakkı olduğu esası kabul edilerek, bireyin keyfi olarak özgürlüğünden yoksun bırakılmasının engellenmesi amaçlanmıştır.
1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe giren 5320 sayılı CMK’nın Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkındaki Kanunun 18. maddesi ile 07.05.1964 gün ve 466 sayılı Kanun Dışı Yakalanan veya Tutuklanan Kimselere Tazminat Verilmesi Hakkındaki Kanun yürürlükten kaldırılmış ve 5271 sayılı Kanunun Yedinci Bölümünde, Koruma Tedbirleri Nedeniyle Tazminat ana başlığı altında, 141 ilâ 144. maddelerinde, tazminat isteme şartları ve sonuçları yeniden kapsamlı bir şekilde düzenlenmiş ise de, 5320 sayılı Kanunun 6. maddesindeki;
“(1) Ceza Muhakemesi Kanununun 141 ilâ 144’üncü maddeleri hükümleri, 1 Haziran 2005 tarihinden itibaren yapılan işlemler hakkında uygulanır.
(2) Bu tarihten önceki işlemler hakkında ise, 7.5.1964 tarihli ve 466 sayılı Kanun Dışı Yakalanan veya Tutuklanan Kimselere Tazminat Verilmesi Hakkında Kanun hükümlerinin uygulanmasına devam olunur” hükmü uyarınca, 466 sayılı Kanun hükümleri 1 Haziran 2005 tarihinden önce gerçekleşen işlemler yönünden varlığını sürdürmektedir.
Davaya konu işlem tarihi itibarıyla uygulanması gereken 466 sayılı Kanun Dışı Yakalanan veya Tutuklanan Kimselere Tazminat Verilmesi Hakkındaki Kanunun 1. maddesi;
“1. Anayasa ve diğer kanunlarda gösterilen hal ve şartlar dışında yakalanan veya tutuklanan veyahut tutukluluklarının devamına karar verilen;

  1. Yakalama veya tutuklama sebepleri ve haklarındaki iddialar kendilerine yazılı olarak hemen bildirilmeyen;
  2. Yakalanıp veya tutuklanıp da kanuni süresi içinde hakim önüne çıkarılmayan;
  3. Hakim önüne çıkarılmaları için kanunda belirtilen süre geçtikten sonra hakim kararı olmaksızın hürriyetlerinden yoksun kılınan;
  4. Yakalanıp veya tutuklanıp da bu durumları yakınlarına hemen bildirilmeyen;
  5. Kanun dairesinde yakalandıktan veya tutuklandıktan sonra haklarında kovuşturma yapılmasına veya son soruşturmanın açılmasına yer olmadığına veyahut beraetlerine veya ceza verilmesine mahal olmadığına karar verilen;
    Mahkum olup da tutuklu kaldığı süre hükümlülük süresinden fazla olan veya tutuklandıktan sonra sadece para cezasına mahkum edilen kimselerin uğrayacakları her türlü zararlar, bu kanun hükümleri dairesinde Devletçe ödenir” hükmünü içermektedir.
    Kişilerin suçluluğu mahkeme kararı ile kesinleşmeden önce uygulanan yakalama ve tutuklama gibi koruma tedbirleri, bazen bir kısım zararların meydana gelmesine de neden olabildiğinden, hürriyetten yoksun kalanların haklarının teslim edilmesi amacıyla bu tedbirlerin uygulanması sonucu meydana gelen zararların tazminine yönelik olarak söz konusu düzenleme öngörülmüştür.
    Öğretide yer alan yaygın görüşe göre; mahkemelerin bağımsızlığı ve hakimlik teminatı esaslarına nazaran, kural olarak Devletin yargılama faaliyetinden dolayı mali sorumluluğu kabul edilmemekte, ancak yasa ile düzenleme yapılması halinde tazminat verilebileceği belirtilmektedir. Yakalama ve tutuklamanın haksızlığını giderici bir müessese olan tazminat sisteminin hukuki niteliği de tartışmalıdır. Haksız yakalanan ve tutuklanan kişilere karşı devletin tazminat sorumluluğunun dayanağı, farklı teorilere dayandırılmış şahsi kusur, yardım, kusursuz sorumluluk, haksız fiil, risk teorisi veya organ teorisi gibi kavramlarla açıklanmaya çalışılmıştır.
    Hakimlerin hukuki sorunluluklarını düzenleyen 6100 sayılı HMK’nın 46. maddesindeki genel kuralın tazminatın dayanağı olduğu görüşü şahsi kusur teorisini açıklamış, haksız yakalanan veya tutuklanan kişilere ödenen paranın tazminat değil devletin bu kişilere yardımı olduğunu ileri süren görüş de yardım teorisini ortaya koymuştur. Risk teorisi ise; toplumda herkesin kanun dışı yakalanma veya tutuklanma tehlikesiyle karşı karşıya bulunmakla beraber, uygulamada ancak bazı kişiler haksız olarak tutuklandığına, kamu düzeni faydası için bazı kimselerin zarar görebildiğine, bu zararın toplum tarafından giderilmesi gerektiğine işaret etmiştir. Devletin kendisine organik olarak bağlı olan organlarının yaptığı işlemlerden doğan zarardan sorumluluğu da organ teorisi ile açıklanmıştır.
    Haksız fiil teorisine göre ise, hukuk düzeninin uygun bulmadığı, hukuka, kanuna, örf ve adete aykırı olan zarar verici filler haksız filler olup tazminat isteme hakkını doğuracaktır. Haksız fiile dayanan sorumluluk hukukunda da; kişinin hukuka aykırı ve kusurlu eylemleri ile sebep olduğu zarardan sorumluluğunu ifade eden kusur ilkesi ve kusuru aranmaksızın sadece kendisinin zarara sebep olması halinde zarardan sorumluluğunu ifade eden sebebiyet ilkesi olarak iki ilke ortaya çıkmaktadır.
    Diğer taraftan, adalet hizmetinin yürütülmesi sırasında bir zarar doğmuşsa kusurlu olup olmadığına bakılmaksızın devletin sorumlu tutulması gerektiği görüşü de kusursuz sorumluluk teorisi ile açıklanmıştır. Bu konuda, “Devletin tazminat sorumluluğu Anayasanın 2. maddesinde de; ‘Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk Devletidir’ şeklinde açıklanan ilkede de belirtildiği üzere hukuk devleti sayılmanın bir gereği olarak bireylerin eşitliği, hak ve özgürlüklerin kullanılmasının teminatı olarak kusura dayanmayan (kusursuz) sorumluluk esasına dayanmaktadır” (M.A., F.Ö., F.İ., M.E. Koruma Tedbirleri Nedeniyle Tazminat Davaları, Adalet Yayınevi, Ankara, 2014, s.1); “466 sayılı kanunda öngörülen maddi ve manevi tazminatlar, hakimlerin görevlerini yaparken kasıtlı olmayan fakat hizmet kusuru olarak nitelendirilebilecek hatalı davranış ve kararları ya da ihmali hareketleri ile haksız yakalama veya tutuklamaya sebep olduklarının anlaşılması üzerine devletin objektif sorumluluğunun kabul edilmesi nedeniyle ortaya çıkan tazminatlardır” (H.K., Haksız Tutuklama Tazminatı, Adil Yayınevi, Ankara 1996, s.21) görüşleri ileri sürülmüştür.
    466 sayılı Yasanın gerekçesinde de; “…yakalanmaları ve tutuklanmalarında kanuna uymayan bir cihet bulunmamakla beraber bilahare haklarında kovuşturma yapılmasına veya son soruşturmanın açılmasına yer olmadığına veyahut beraatlerine karar verilerek bu suretle tutuklanmaları veya yakalanmalarının haksızlığı meydana çıkmış olanların da Devletten tazminat isteyebilecekleri ve bu tazminatın hukuki mesnedinin de objektif mesuliyet esasına istinat ettiği netice ve kanaatine varılmaktadır” açıklamasına yer verilmiştir.
    Öte yandan, Ceza Genel Kurulunun 23.11.2004 gün ve 177-203 sayılı kararında ise; 466 sayılı Kanuna dayalı tazminatlarda, her türlü sorunun, öncelikle bu kanun normlarıyla çözümlenmesi gerektiği, açıklık bulunmayan ahvalde “tazminat hukuku” kıyaslamasına başvurulacağı, fiilin en ziyade “haksız fiil” benzeri olduğu gözetilerek çözüme ulaşılacağı vurgulanmıştır.
    Haksız yakalama ve tutuklama nedeniyle tazminat davalarının hukukumuzdaki tarihsel süreci ve hukuki niteliğine ilişkin bu genel açıklamalardan sonra 466 sayılı Kanun hükümlerine göre açılacak tazminat davalarında azami bir dava açma süresinin olup olmadığı değerlendirilmelidir:
    466 sayılı Kanunun 2. maddesinin birinci fıkrasında; “1’nci maddede yazılı sebeplerle zarara uğrayanlar, kendilerine zarar veren işlemlerin yapılmasına esas olan iddialar sebebiyle haklarında açılan davalar sonunda verilen kararların kesinleştiği veya bu iddiaların mercilerince karara bağlandığı tarihten itibaren üç ay içinde, ikametgahlarının bulunduğu mahal ağır ceza mahkemesine bir dilekçeyle başvurarak uğradıkları her türlü zararın tazminini isteyebilirler” hükmü yer almakta olup, maddede belirtilen üç aylık dava açma süresinin, davacı hakkında açılan ve beraatle sonuçlanan ceza davasının kesinleştiğinin tebliği veya bu kesinleşmenin öğrenilmesinden itibaren başladığı kabul edilmektedir.
    Gerçekten 466 sayılı Kanun hükümlerine göre tazminat davalarının süresinde açılıp açılmadığına ilişkin uyuşmazlıklar Ceza Genel Kurulunun gündemine defalarca gelmiş ve istikrarlı bir şekilde, kanunun 2. maddesinin 1. fıkrasında belirtilen üç aylık dava açma süresinin, 21.04.1975 gün ve 3-5 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı uyarınca, davacı hakkında açılan ve beraatle sonuçlanan ceza davasının kesinleştiğinin tebliği veya bu kesinleşmenin öğrenilmesinden itibaren başladığı kabul edilmiştir. Fakat sözü edilen dosyalarda 466 sayılı Kanun hükümlerine göre açılacak tazminat davaları için 2. maddede belirtilen üç aylık sürenin dışında esas alınacak azami bir sürenin olup olmadığı tartışılmamıştır.
    01.06.2005 tarihinde yürürlüğe giren 5271 sayılı CMK’nın “Tazminat İsteminin Koşulları” başlıklı 142. maddesinin 1. fıkrasında yer alan; “Karar veya hükümlerin kesinleştiğinin ilgilisine tebliğinden itibaren üç ay ve her hâlde karar veya hükümlerin kesinleşme tarihini izleyen bir yıl içinde tazminat isteminde bulunulabilir” şeklindeki düzenlemeyle tebliğden itibaren üç ay ve her halde kesinleşme tarihinden itibaren bir yıl içinde tazminat talebinde bulunulabileceği hüküm altına alınmıştır.
    818 sayılı Borçlar Kanununun “Müruru zaman” başlıklı 60. maddesinde; zarar gören tarafın zararı ve failini öğrenme tarihinden itibaren bir yıl ve her halde fiilin vukuundan itibaren on yıl, 01.07.2012 tarihinde yürürlüğe giren 6098 sayılı Türk Borçlar Kanununun “Zamanaşımı” başlıklı 72. maddesinde de, zarar görenin zararı ve tazminat yükümlüsünü öğrendiği tarihten başlayarak iki yıl ve her hâlde fiilin işlendiği tarihten başlayarak on yılın geçmesiyle tazminat isteminin zamanaşımına uğrayacağı belirtilmiştir.
    2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun 13. maddesinde ise, idari eylemlerden hakları ihlal edilmiş olanların idari dava açmadan önce, bu eylemleri yazılı bildirim üzerine veya başka süretle öğrendikleri tarihten itibaren bir yıl ve her halde eylem tarihinden itibaren beş yıl içinde ilgili idareye başvurarak haklarının yerine getirilmesini istemeleri gerektiği düzenlenmiştir.
    Görüldüğü gibi, söz konusu kanunlar uyarınca açılacak davalarda tebliğ ya da öğrenmeden başlayan asıl sürenin yanında eylem ya da işlem tarihinden itibaren azami dava açma süreleri öngörülmüş, 2004 sayılı İcra İflas Kanununun 39. maddesinde ise, ilama dayanan takibin, son muamele üzerinden on sene geçmekle zamanaşımına uğrayacağı hüküm altına alınmıştır.
    Bu açıklamalar ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde;
    466 sayılı Kanun hükümlerine göre açılacak tazminat davaları için de, 2. maddede belirtilen ve beraat hükmünün kesinleşmesinin tebliğinden veya öğrenilmesinden itibaren işleyen üç aylık sürenin dışında esas alınacak makul azami bir süre kabul edilmelidir. Özellikle 1982 Anayasasının “kişi hürriyeti ve güvenliği” ile ilgili olup tutuklama şartları ve haksız tutuklama işlemlerinden de bahsedilen 19. maddesinde yapılan; “bu esaslar dışında bir işleme tabi tutulan kişilerin uğradıkları zarar, tazminat hukukunun genel prensiplerine göre, Devletçe ödenir” şeklindeki değişiklikten sonra, tazminat hukukunun genel prensiplerine göre 10 yıllık azami bir sürenin kabul edilmesi, hak arayışlarının kötüye kullanılacak biçimde süresiz kılınmasını önleyebileceği gibi adalet ve nasafet kurallarına da uygun ve isabetli olacaktır. Böylece, haksız yakalama ve tutuklama nedeniyle tazminat davalarına da hukukumuzdaki diğer tazminat davalarındaki gibi dava açmak için azami süre şartı getirilecek ve beraat ile sonuçlanmış ceza dava dosyalarının kesinleşmesinden sonra süresiz olarak 466 sayılı Kanuna göre dava açma keyfiliğinin de önüne geçilecektir.
    Nitekim CGK’nın 07.03.2000 gün ve 44-48 sayılı kararında; “466 sayılı Kanun uyarınca tazminat isteğine ilişkin dava 29.12.1997 tarihinde, beraat kararının verildiği 05.10.1983 tarihinden 13 yıl sonra açılmıştır. Davacı asilin bu uzun süre içerisinde hakkındaki hükmün kesinleştiğini bilmediğinden söz etmek normal yaşam gözlemlerine uygun bulunmamakta olup 1984 yılında kesinleştiği bildirilen beraat kararı nedeniyle süresinden sonra 29.12.1997 tarihinde açılan davanın reddine karar verilmesi gerektiği” sonucuna ulaşılmıştır.
    Bu konuda çoğunluk görüşüne katılmayan altı Genel Kurul Üyesi; “466 sayılı Kanun hükümlerine göre açılacak tazminat davaları için 2. maddede belirtilen üç aylık sürenin dışında esas alınacak bir üst sürenin olmadığı” düşüncesiyle karşı oy kullanmışlardır.
    466 sayılı Kanun hükümlerine göre tazminat davalarında esas alınacak 10 yıllık azami sürenin ne zaman başlayacağı hususuna gelince;
    466 sayılı Kanun Dışı Yakalanan veya Tutuklanan Kimselere Tazminat Verilmesi Hakkındaki Kanunun 1. maddesinin 6. bendi uyarınca kanuna uygun olarak yakalandıktan sonra haklarında kovuşturma yapılmasına veya son soruşturma açılmasına yer olmadığına veyahut beraatlerine veya ceza verilmesine yer olmadığına karar verilenler ile mahkum olupda tutuklu kaldığı süreler hükümlülük süresinden fazla olan veya tutuklandıktan sonra sadece para cezasına mahkum edilen kimseler tarafından açılacak tazminat davalarında, yakalama veya tutuklamanın haksız ve tazminata esas kabul edilip edilmeyeceği yapılan soruşturma ya da yargılamanın sonunda verilen kararların kesinleşmesi ile sabit olacağından, bu davalarda esas alınacak 10 yıllık azami sürenin de kesinleşme tarihinden itibaren başlaması gerektiği kabul edilmelidir.
    Uyuşmazlık konusu olaya ilişkin olarak,Anayasanın 19. maddesindeki tazminat hukukunun genel prensiplerine göre ödeme yapılması hükmüne uygun olacak şekilde, beraat kararının kesinleştiğinin tebliğinden veya öğrenilmesinden itibaren 3 ay ve her halde kararın kesinleşmesinden itibaren 10 yıl içinde 466 sayılı Kanun Dışı Yakalanan veya Tutuklanan Kimselere Tazminat Verilmesi Hakkındaki Kanun hükümleri uyarınca tazminat davaları açılmalıdır.
    Bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde;
    Van Devlet Güvenlik Mahkemesince 03.09.1998 gün ve 240-203 sayı ile kurulan beraat hükmünün 11.09.1998 tarihinde kesinleştiği ve 466 sayılı Kanun hükümleri uyarınca tazminat davasının ise kesinleşme tarihinden itibaren 10 yıl geçtikten sonra 12.05.2011 günü açıldığı anlaşıldığından, beraat hükmünün kesinleştiğinin tebliğinden veya öğrenilmesinden itibaren 3 ay ve her halde kararın kesinleşmesinden itibaren 10 yıl içinde açılmayan tazminat davasının süresinde açılmadığından bahisle reddine karar verilmesi gerekirken, tazminat talebinin kısmen kabulüne karar verilmesi isabetsizdir.
    Bu itibarla, yerel mahkeme direnme hükmünün, “466 sayılı Kanun hükümleri uyarınca tazminat davasının süresinde açılmadığından bahisle reddine karar verilmesi gerektiğinin gözetilmemesi” isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmelidir.

SONUÇ : Açıklanan nedenlerle;
1- Hakkari Ağır Ceza Mahkemesinin 28.02.2013 gün ve 2-177 sayılı direnme hükmünün, “466 sayılı Kanun hükümleri uyarınca tazminat davasının süresinde açılmadığından bahisle reddine karar verilmesi gerektiğinin gözetilmemesi” isabetsizliğinden BOZULMASINA,
2- Dosyanın, mahalleine gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 06.05.2014 günü yapılan müzakerede birinci uyuşmazlık yönünden oyçokluğu, ikinci uyuşmazlık yönünden ise oybirliğiyle karar verildi.

Gaziantep Ceza Hukuku Avukatı, Gaziantep Ceza Avukatı Avukatı, Ceza Avukatı, Gaziantep Avukat

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu
Call Now Button
Mesajı Gönder
1
Yardıma mı ihtiyacınız var?
Merhaba.
Hoş geldiniz. Hukuki anlamdaki tüm soru ve sorunlarınız için bizimle iletişime geçmekten çekinmeyin.