Ceza Hukuku

TCK MADDE 323 SAVAŞTA YALAN HABER YAYMA SUÇU

1) Savaş sırasında kamunun endişe ve heyecan duymasına neden olacak veya halkın maneviyatını sarsacak veya düşman karşısında ülkenin direncini azaltacak şekilde asılsız veya abartılmış veya özel maksada dayalı havadis veya haber yayan veya nakleden veya temel milli yararlara zarar verebilecek herhangi bir faaliyette bulunan kimseye beş yıldan on yıla kadar hapis cezası verilir.
2) Eğer fiil;
a) Propagandayla,
b) Askerlere yönelik olarak,
c) Bir yabancı ile anlaşma neticesi, İşlenmişse, verilecek ceza on yıldan yirmi yıla kadar hapistir.
3) Fiil, düşmanla anlaşma neticesi işlenmişse müebbet hapis cezası verilir.
4) Savaş zamanında düşman karşısında milletin direncini tehlikeyle karşı karşıya bırakacak şekilde yabancı paraların değerini düşürmeye veya itibarı amme kağıtlarının değeri üzerinde etki yapmaya yönelik hareketlerde bulunan kimseye beş yıldan on yıla kadar hapis ve üçbin güne kadar adlî para cezası verilir.
5) Dördüncü fıkrada yazılı fiil, bir yabancı ile anlaşma sonucu işlenmişse ceza yarısı; düşmanla anlaşma sonucu işlenmiş ise bir katı oranında artırılır.

TCK MADDE 323’ÜN GEREKÇESİ

Madde, savaş sırasında belirli koşullarla ve maksatlarla yalan haber veya havadis yaymayı ve temel millî yararlara zarar verebilecek herhangi bir faaliyette bulunmayı cezalandırmaktadır. Böylece madde iki ayrı suçu içermektedir; ikisinin de korumak amacını güttüğü hukukî yarar, savaş sırasında halkın manevîyatını bozacak etkileri gidermek, önlemektir.
Birinci fıkrada tanımlanan suçun oluşabilmesi için, fiilin savaş sırasında işlenmesi gerekir. Fiil, asılsız, abartılmış veya özel maksada dayalı havadis veya haberler yaymak, bunları aktarmaktır.
Maddede geçen “havadis ve haber” kelimeleri eş anlamlı olmakla birlikte soyut habere göre havadis daha ziyade ilgi çekici bir haber anlamını taşır. Haber ise bir olay üzerine edinilen bilgi demektir. Basın ve yayın marifetiyle verilen bilgilere de haber denilir.
“Yayma ve nakletme”, haber ve havadislerin her türlü vasıtayla, değişik çevrelerin bilgisine (ıttılaına) ulaştırılması ve duyurulması demektir. “Özel maksada dayalı havadis ve haber” ise, aslında doğru bir haberin olumsuz etki yapacak surette yayılıp nakledilmesini ifade eder; haberin taraf tutucu şekilde verilmesi gibi. “Aslı olmayan havadis ve haber” uydurulmuş haber demektir. “Abartılmış havadis ve haberden” maksat aslında doğru olan bir haberin, insanları olumsuz etkileyecek biçimde büyütülerek sunulmasıdır.
Haber veya havadisin, kamunun endişe duymasına neden olacak veya halkın maneviyatını bozacak veya ülkenin düşman karşısında direncini azaltacak nitelikte olması gereklidir.
Birinci fıkrada yer alan diğer seçimlik hareket, “temel millî yararlara zarar verebilecek herhangi bir faaliyette bulunmaktır. Savaş sırasında ülkenin çabalarını, etkinliğini zayıflatan ve milletin zafere ulaşmasını zorlaştıracak nitelikte bulunan her türlü faaliyetin temel millî yararlara zarar verebilecek nitelikte olduğunu kabul etmek gerekir.
Söz konusu suç, bir tehlike suçudur.
Maddenin ikinci fıkrasında, birinci fıkrada yer alan suça ait üç ağırlaştırıcı nedene yer verilmiştir. Bunlardan birincisi propagandayla işlenmesi, ikincisi askerlere yönelik olarak işlenmesi, üçüncüsü ise bir yabancı ile anlaşarak bu fiilin işlenmesidir. Propagandadan maksat yalan haber ve havadislerin veya temel millî yararlara zarar verecek faaliyetlerin insanları güçlü biçimde etki altında bırakacak nitelikteki araçlarla işlenmiş bulunmasıdır. Haber ve havadislerin askerler arasında yayılıp nakledilmesi veya temel millî yararlara zarar verebilecek hareketlerin keza askerlere yöneltilmesi bir ağırlaştırıcı neden teşkil etmektedir. Fiilin yabancı ile anlaşma neticesi işlenmesi de bir ağırlaştırıcı nedendir. Maddenin üçüncü fıkrasına göre fiilin düşmanla anlaşma neticesi işlenmesi hâlinde ceza artırılmaktadır.
Maddenin dördüncü fıkrasında ekonomik sabotaj niteliğindeki hareketler cezalandırılmaktadır. Bu fıkrada yazılı suçun maddî unsuru yabancı paraların değerini düşürmeye ve itibarı amme kağıtlarının değeri üzerinde etki yapmaya yönelik her türlü hareketlerde bulunmaktır. Söz konusu hareketlerin suç oluşturması için, bu fiillerin savaş zamanında işlenmesi ve milletin direncini tehlikeye düşürecek şekilde olması gerekir. Suç serbest hareketlidir.
Beşinci fıkraya göre, dördüncü fıkrada yazılı fiillerin yabancı ile veya düşmanla anlaşma sonucu işlenmesi bir ağırlaştırıcı neden oluşturmaktadır.

TCK MADDE 323 İLGİLİ YARGITAY KARARI

Yargıtay
Hukuk Genel Kurulu

Esas : 2017/1361
Karar : 2017/1447
Karar Tarihi : 29.11.2017

“İçtihat Metni”
MAHKEMESİ : Asliye Hukuk Mahkemesi

Taraflar arasındaki “manevi tazminat” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İstanbul 6. Asliye Hukuk Mahkemesince davanın kısmen kabulüne dair verilen 05.06.2010 gün ve 2009/211 E., 2010/126 K. sayılı kararın temyizen incelenmesi davalı vekillerince istenilmesi üzerine, Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin 16.01.2012 gün ve 2010/11057 E., 2012/259 K. sayılı kararı ile:
“…Davacı, Vatan gazetesinin 21.07.2008 günlü sayısında, davalı … tarafından kaleme alınan “ergenekon ile ilgili ilginç bir kitap” başlıklı yazıda kişilik haklarına saldırıda bulunulduğunu ileri sürerek, davalıların manevi tazminat ile sorumlu tutulmalarını istemiştir.
Davalılar ise, davanın reddedilmesi gerektiğini savunmuştur.
Yerel mahkemece, davacının kişilik haklarına saldırıda bulunulduğu gerekçesiyle istemin bir bölümü kabul edilmiş; karar, davalılar tarafından temyiz olunmuştur.
Davalı … tanıtmaya çalıştığı kitabı anlatırken, kitapta anlatılanlarla Yeni Şafak Gazetesi’nin 20.07.2008 tarihli nüshasında davacı hakkında yapılan haberi yorumsuz olarak aktarmıştır. Davalının kaleme aldığı yazıda aktardığı hususlar, kamuoyunda “Ergenekon Davası” olarak bilinen davanın iddianamesi ile dava konusu yapılmıştır. Bu durumda, güncelliği de bulunan böyle bir iddianın yazı konusu edilmesinde hukuka aykırılık yoktur. Yapılan değerlendirmeler sırasında kullanılan sözler de olayın gösterdiği özelliklere ve anlatılmak istenen amaca uygundur.
Yerel mahkemece, olay tarihinde beliren görünür duruma uygun olup genel anlamda eleştiri sınırları içerisinde kalan dava konusu yazının hukuka uygun olduğu gözetilerek, istemin tümden reddedilmesi gerekirken davalıların manevi tazminat ile sorumlu tutulmuş olmaları usul ve yasaya uygun düşmediğinden kararın bozulması gerekmiştir…”
gerekçesiyle oyçokluğu ile bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

TEMYİZ EDENLER : Davalılar vekilleri

HUKUK GENEL KURULU KARARI

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kâğıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:
Dava, basın yoluyla kişilik haklarına saldırı nedeniyle uğranılan manevi zararın ödetilmesi istemine ilişkindir.
Davacı vekili, davalı … Gazetecilik A.Ş.’nin sahibi olduğu Vatan Gazetesinin 21.07.2008 günlü sayısında diğer davalı …’un, dostu olarak tanıttığı Aydoğan Vatandaş isimli kişinin yazdığı bir kitap hakkında “Ergenekon ile ilgili ilginç bir kitap…” başlıklı yazıyı kaleme aldığını, ancak yazıda bir anda kitaptan yaptığı alıntılara son vererek, Yeni Şafak isimli gazetede yayımlanan ve davacının kişilik haklarına saldırı içeren yazıdan söz edip alıntıda bulunduğunu, aynen aktarıyorum dedikten sonra o yazıdaki “…MİT’in 2005’te Hava Kuvvetleri’nde tespit ettiği illegal yapılanmanın arkasından Ergenekon’da tutuklanan … çıktı. Perinçek’in Cemevin’de ünlü Balaban aşireti ile Alevi toplumunun önde gelen isimleri ile yaptığı toplantıyı takibe alan MİT’in Ergenekon’un karagâh evleri hücresini deşifre ettiği anlaşıldı…” bölümü aynen aktardığını, alıntıda bulunulan kök yazı içeriğinin yalan olduğu gibi haberin de bütünüyle müvekkilini kamuoyu nezdinde küçük düşürme amacını taşındığını belirterek, manevi tazminat isteminde bulunmuştur.
Davalı vekilleri yayımlanan köşe yazısının hukuka uygunluk koşullarını taşıdığını savunarak, davanın reddine karar verilmesini talep etmişlerdir.
Yerel Mahkemece, köşe yazısında başka bir gazeteden alıntı yapılmış olsa da bir kitap tanıtımını esas alan yazıda, davacının hâlen tutuklu olduğu ceza davasının yargılaması sürerken hakkında kanıtlanamayan bir takım iddialar ileri sürüldüğü, kesinleşmiş bir mahkûmiyet kararı bulunmamasına rağmen davalının kamuoyu önünde adeta suçlu ilan edildiği, basının kamuoyu üzerindeki etkisi nazara alındığında bu durumun davacının kişilik haklarına saldırı oluşturduğu, kaldı ki alıntı yapılan haber nedeniyle açılan manevi tazminat davasının kabul edildiği ve kararın onanarak kesinleştiği gerekçesiyle davanın kısmen kabulüne karar vermiştir.
Karar, davalı vekillerince temyiz edilmiş, Özel Dairece yukarıda başlık bölümünde yazılı gerekçeyle bozulmuştur.
Mahkemece önceki kararda direnilmiş, direnme kararı davalı vekillerince temyize getirilmiştir.
Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık, dava konusu köşe yazısının bir bütün olarak içeriği, yazıda kullanılan söz ve ifadeler itibariyle davacının kişilik haklarına saldırı niteliğinde olup olmadığı, varılacak sonuca göre davacı yararına manevi tazminat koşullarının oluşup oluşmadığı noktasında toplanmaktadır.
Hemen belirtilmelidir ki, ifade özgürlüğü demokrasilerin temel taşlarından biri olup en geniş anlamda; bir düşünce, inanç, kanaat, tutum veya duygunun barışçıl yoldan açığa vurulmasının veya dış dünyada ifade edilmesinin serbest olmasıdır. İfade özgürlüğü, diğer bir anlatımla düşünceleri açıklama ve yayma özgürlüğü, düşüncenin sözlü, yazılı veya başka vasıtalarla anlatımı, sanatsal gösterim, kişisel görünüm ve görüntü tercihi, gösteri, örgütlenme gibi özgürlükleri kapsadığı gibi basın özgürlüğü de ifade özgürlüğüne sıkı sıkıya bağlı bir kavramdır. Anayasa’da düşünce ve kanaat özgürlüğü (m. 25) ile düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğü (m. 26) ayrıntılı şekilde düzenlenmiştir. Düşünce ve ifade özgürlüğünün temel bir hak olarak Anayasa tarafından güvence altına alınarak kişilere tanınmış olması, ancak basın özgürlüğü ile desteklenmiş olması hâlinde gerçek anlamına kavuşacaktır.
Düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğünün özel bir görünümü olan basın özgürlüğü, en yalın hâli ile haber ve düşünceleri serbestçe toplamak, bu haberleri yorumlamak, eleştirmek ve yayımlamak özgürlüğü olarak ifade etmektedir.
Basın özgürlüğü, Anayasa’nın 28. maddesi ile 5187 sayılı Basın Kanunu’nun 1 ve 3. maddelerinde temel bir hak ve özgürlük olarak düzenlenmiştir. Anayasa’nın 28. maddesinde “Basın hürdür, sansür edilemez.” , buna paralel bir düzenleme içeren Basın Kanunu’nun 3. maddesinde de “Basın özgürdür.” denilerek, basının özgürce yayın yapmasının güvence altına alındığı görülmektedir.
Basına sağlanan güvencenin amacı ise toplumun sağlıklı, mutlu ve güvenlik içinde yaşayabilmesini gerçekleştirmektir. Bu durum da insanların dünyada ve özellikle içinde yaşadığı toplumda meydana gelen ve toplumu ilgilendiren konularda bilgi sahibi olması ile olanaklıdır. Basın olayları izleme, araştırma, değerlendirme, yayma ve böylece kişileri bilgilendirme, öğretme, aydınlatma ve yönlendirmede yetkili ve aynı zamanda sorumludur. Basının bu nedenle ayrı bir konumu bulunmaktadır. Bunun içindir ki, bu tür davaların çözüme kavuşturulmasında ayrı ölçütlerin koşul olarak aranması, genel durumlardaki hukuka aykırılık teşkil eden eylemlerin değerlendirilmesinden farklı bir yöntemin izlenmesi gerekmektedir. Basın dışı bir olaydaki davranış biçiminin hukuka aykırılık oluşturduğunun kabul edildiği durumlarda, basın yoluyla yapılan bir yayındaki olay hukuka aykırılık oluşturmayabilir.
Basın özgürlüğü, basın araçlarını kullananların düşüncelerini açıklama ve yayma özgürlüğü ile aynı zamanda kamunun haber alma özgürlüğünü hayata geçirmektedir. Buna göre basın özgürlüğünün, basın araçlarını kullananlar yönünden bireysel, kamunun bilgi edinme ve haber alma hakkı açısından kamusal olmak üzere iki boyutu vardır. Demokratik, özgürlükçü ve insan haklarına dayalı sistemlerde basın, halkın olaylardan haberdar olmasını sağlayacak en önemli araçlardan biridir.
Bunun gereği olarak basın; haber toplamak, fikir ve kanaatleri izleyerek bunları çözümlemek, yorumlamak, eleştirmek ve sonuçta kamuoyunu ilgilendiren konularda doğru ve gerçeğe uygun haber vermek hakkına sahip ve bununla görevlidir. Eş söyleyişle denetim, uyarma, eleştiri ve gerçekleri açıklama basının doğal ödevleridir.
Demokrasinin yaşayabilmesi, kişi haklarının yaygınlaşıp gelişebilmesi ve hukuk devletinin kökleşmesi açısından bir çok denetim biçimi mevcut olmakla birlikte, kuşkusuz en önemli denetim, kamuoyu denetimidir. Basın da bunun en önemli araçlarından biridir. Bu nedenle, demokratik yaşamın gelişmesinde, ulusal birliğin sağlanmasında, kamuoyunun sağlıklı bir biçimde oluşmasında, sosyal ve siyasal ilerlemede basının çok önemli bir fonksiyonu vardır.
Ancak, basının bu ayrıcalıklı konumu ve hukuk düzeninin kendisine tanıdığı özgürlük sınırsız olmayıp, yine hukuk düzenince çizilen sınırlara tabidir. Toplum hayatında bir taraftan bireylere hak ve özgürlükler tanınırken, bir taraftan da bu hak ve özgürlüklerin sınırlandırılması zorunluluğu doğmaktadır. Basın özgürlüğü de sınırsız ve ilkesiz bir özgürlük değildir. Basın, Anayasa’da öngörülen sınırlar dahilinde özgürdür. Anayasa’nın basın özgürlüğünün düzenlendiği 28. maddesinin üçüncü fıkrasında, bu özgürlüğün sınırlandırılmasında Anayasa’nın 26 ve 27. madde hükümlerinin uygulanacağı belirtilmiş; 26. maddenin ikinci fıkrasında ise bu hürriyetlerin kullanılmasının, milli güvenlik, kamu düzeni, kamu güvenliği, Cumhuriyetin temel nitelikleri ve Devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğünün korunması, suçların önlenmesi, suçluların cezalandırılması, Devlet sırrı olarak usulünce belirtilmiş bilgilerin açıklanmaması, başkalarının şöhret veya haklarının, özel ve aile hayatlarının yahut kanunun öngördüğü meslek sırlarının korunması veya yargılama görevinin gereğine uygun olarak yerine getirilmesi amaçlarıyla sınırlanabileceği düzenlenmiştir.
İşte bu sınırlama nedeniyle basın yaptığı yayınlarda gerek Anayasa’nın “Temel Hak ve Özgürlükler” bölümünde yer alan ve gerekse de Türk Medeni Kanunu’nun 24 ve 25. maddelerinde ve ayrıca özel yasalarda güvence altına alınmış olan kişilik haklarına saygı göstermek, bunlara saldırı niteliği taşıyabilecek tutum ve davranışlardan kaçınmak zorundadır.
Basın özgürlüğü ile kişilik değerlerinin karşı karşıya geldiği durumlarda her iki temel hak ve özgürlüklerden hangisinin korunacağı sorunu ortaya çıkmaktadır. Bu durumda kişilik değerleri ile ifade özgürlüğünden yararlanma hakkı arasında adil bir dengenin kurulması gerekir. Burada temel ölçüt hukuka uygun yayın yapmak ve kamu yararıdır. Gerek yazılı ve gerekse görsel basın haber verme işlevini yerine getirirken özellikle yayının gerçek olmasını, kamu yararı bulunmasını, toplumsal ilginin varlığını, konunun güncelliğini gözetmeli, haberi verirken özle biçim arasındaki denge korunmalıdır. Haber verme hakkı bu sınırlar içerisinde kaldığı sürece hukuka uygundur. Haber, anılan temel kurallardan herhangi birine ters düşerse kamu yararı – kişilik hakları dengesi bozulur, kullanılan bu hakkın hukuka uygunluğundan söz edilemez (Hukuk Genel Kurulunun 9.10.1985 gün ve 1985/4-96 E., 790 K. sayılı kararı).
Basın belirli bir kişinin fikrini tartışmak zorunda kaldığı durumlarda bile, objektif bilgi vermekle ve eleştirmekle yetinmeli; olayları tahrif etmek veya kuşkuları yaymak gibi hukukun izin vermeyeceği yollara başvurmamalıdır. Özellikle de hakaret niteliğinde ya da yersiz, onur kırıcı söz ve deyimlerin kullanılmasından kaçınmalıdır.
Basının kamu görevi yapmasında göz önünde tutulan amaçla kişilik haklarına verilen zarar arasında açık bir oransızlık varsa yayımın hukuka aykırı olduğu kabul edilmelidir. Objektiflikten ayrılmak, haber sınırını aşmak, genişletici ve yanlış yorumlarda bulunmak, gerçek dışı haber vermek, yersiz şekilde onur kırıcı sözler kullanmak, dürüstlük kurallarına aykırı davranmak, kişisel nedenlerle salt sansasyon yaratmak için yayım yapmak, hukuka aykırıdır.
Önemle vurgulanmalıdır ki, yayımlanmasında kamu yararı bulunan, gerçek ve güncel bir haberin veya eleştirinin, özle biçim arasında denge kurulmak suretiyle verildiği durumlarda, manevi tazminat sorumluluğunun temel öğesi olan “hukuka aykırılık” gerçekleşmeyeceğinden, basının sorumluluğu da söz konusu olamaz.
Diğer taraftan haberde gerekli, yararlı ve ilgili olmayan nitelemeler ve yorumlar yapıldığı, haberin içeriğine uygun düşmeyen, tahrik edici, kamuoyunda husumet ve kuşku yaratıcı, güveni zedeleyici bir üslubun kullanıldığı durumlarda, özle biçim arasındaki denge bozulmuş sayılır. Bu da hukuka aykırılığın varlığını kabule olanak kılar.
Anayasa ve yasaların güvencesi altında bulunan basın özgürlüğü ile kişiyi insan yapan kişilik değerlerinin çatışması halinde, birinin diğerine üstün tutularak sonuca ulaşılması mümkün değildir. Çünkü çatışan haklardan ya da özgürlüklerden birine öncelik vermek için mutlak bir sebep yoktur. Eşit değerde önemli olan haklardan birine imtiyaz tanınması, diğer hakkın ihlali sonucunu doğuracaktır. Bu nedenle, her olay kendine özgü koşullar içerisinde değerlendirilerek çözüme bağlanmalıdır.
Bu açıklamalardan sonra denilebilir ki;
Basın yoluyla yapılan bir eylemin kişilik haklarına saldırı niteliğinde olup olmadığı, başka bir anlatımla güvence altındaki basın özgürlüğünün yasalarca korunan kişilik haklarına üstün tutulabilmesi doktrinde kabul gören, Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen “gerçeğe uygunluk”, “kamusal ilgi ve toplumsal yarar”, “güncellik” ve “özle biçim arasındaki denge” kriterleri değerlendirilerek saptanmalıdır. Bir yayımın hukuka uygun olduğunun kabul edilebilmesi ancak açıklanan bütün bu koşulların birlikte varlığı hâlinde mümkündür. Yapılan bir yayım, bu temel ilkelerden herhangi birine ters düşüyorsa hukuka aykırılık unsuru gerçekleşmiş olacaktır (Hukuk Genel Kurulunun 02.11.2016 gün ve 2014/4-1184 E., 2016/1012 K. sayılı kararı).
Öte yandan, Anayasa’nın 90. maddesinin son fıkrasında yer alan “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş Milletlerarası antlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz. Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası antlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası antlaşma hükümleri esas alınır.” hükmü gereğince uyuşmazlıkların çözümünde, usulüne göre yürürlüğe konulmuş olan milletlerarası antlaşmalar ile iç hukuk birlikte yorumlanacağından, Türkiye’nin taraf olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde (AİHS) konunun ne şekilde düzenlendiğine bakmakta yarar vardır.
İfade özgürlüğü AİHS’nin 10/1. maddesinde; “Herkes görüşlerini açıklama ve anlatım özgürlüğüne sahiptir. Bu hak, kanaat özgürlüğü ile kamu otoritelerinin müdahalesi ve ülke sınırları söz konusu olmaksızın haber veya fikir alma ve verme özgürlüğünü de içerir. Bu madde, devletlerin radyo, televizyon ve sinema işletmelerini bir izin rejimine bağlı tutmalarına engel değildir.” şeklinde düzenlenmiş, sınırları ise Sözleşmenin 10/2. maddesinde; “Kullanılması görev ve sorumluluk yükleyen bu özgürlükler, demokratik bir toplumda zorunlu tedbirler niteliğinde olarak, ulusal güvenliğin, toprak bütünlüğünün veya kamu emniyetinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlâkın, başkalarının şöhret ve haklarının korunması veya yargı gücünün otorite ve tarafsızlığının sağlanması için yasayla öngörülen bazı biçim koşullarına, sınırlamalara ve yaptırımlara bağlanabilir.” şeklinde ifade edilmiştir.
Görüleceği üzere basın özgürlüğü ayrı bir maddede değil, AİHS’nin 10/1. maddesindeki ifade özgürlüğü kapsamında düzenlenmiştir. İfade özgürlüğüne hangi meşru sebeplere dayanılarak sınırlamalar getirilebileceği ise ikinci fıkrasında ayrıntılı olarak belirlenmiştir. Bu düzenleme şekli dikkate alındığında ifade özgürlüğünün mutlak bir hak olmadığı, ifade özgürlüğüne ikinci fıkrada sınırlı şekilde sayılan meşru sınırlama ölçütlerine uygun olarak yasayla ve demokratik bir toplum bakımından gerekli olma ölçütlerine uyularak kamu makamları tarafında müdahale edilebileceği anlaşılmaktadır. Devlet tarafından ifade özgürlüğüne yapılan müdahale 10/2. maddede sayılan meşru amaçlara ulaşmak dışında başka sebeplere ya da Sözleşmenin başka bir maddesindeki sınırlama sebeplerine dayanamaz. Bunun yanında Sözleşmede sayılan meşru amaçlara ulaşmak için ifade özgürlüğüne yapılan müdahale zorunlu olmalıdır. Ayrıca sınırlama yasayla öngörülmüş olmalı ve demokratik bir toplum için gerekli bulunmalıdır.
Tüm bu açıklamalar göstermektedir ki, gerek Anayasa’da gerekse AİHS’deki düzenlemelerle güvence altına alınan basın özgürlüğü sınırsız değildir. Basın haberde ya da yapılan yorum ve eleştirilerde kişisel onur ve saygınlıklara zarar vermemelidir. Bu noktada eldeki uyuşmazlıkla ilgisi nedeniyle bir siyasetçi söz konusu olduğunda eleştirilerin kabul edilebilir sınırlarının, özel bir şahsa yönelik eleştiri sınırına göre daha geniş olduğu belirtilmelidir. Bir siyasetçi, özel şahıstan farklı olarak, her sözünü ve eylemini bilerek ve kaçınılmaz bir biçimde, gazetecilerin ve halkın yakın denetimine açar; bu nedenle daha geniş bir hoşgörü göstermek zorundadır. Hiç kuşku yok ki, Sözleşme’nin 10/2. maddesi, başkalarının, yani bütün bireylerin itibarının korunmasına imkân verir; bu koruma, siyasetçileri şahsi sıfatları dışında hareket ettikleri zaman da içine alır. Ancak bu gibi durumlarda söz konusu korumanın gerekleri, siyasi meseleleri açık biçimde tartışmanın yararıyla bağlantılı olarak tartılmalıdır (Lingens v. Avusturya Kararı).
Somut olayda karşı karşıya gelen hukuki değerler, basın özgürlüğü ile masumiyet (suçsuzluk) karinesidir. Basın özgürlüğü ile masumiyet karinesi arasındaki ilişkiyi ortaya koyabilmek için hukukun en temel prensiplerinden biri olan masumiyet karinesi hakkında da açıklama yapılmalıdır.
Masumiyet karinesi Anayasa’nın 38 maddesinin dördüncü fıkrasında; ” Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz.” şeklinde “kişinin hakları ve ödevleri” başlığını taşıyan ikinci bölümde suç ve cezalara ilişkin bir esas olarak, AİHS’nde ise 6/2. maddesinde ise “Bir suç ile itham edilen herkes, suçluluğu yasal olarak sabit oluncaya kadar suçsuz sayılır.” şeklinde adil yargılanma hakkının temel bir unsuru olarak düzenlenmiştir.
Masumiyet karinesi, sanığa mahkemelerin tarafsızlığı garantisini veren, onun kusuru kanıtlanmadan bir suçlu gibi muamele görmesini engelleyen anayasal bir haktır. Bir suçtan dolayı kovuşturulan şüpheli ya da sanığın hâkim ve kamuoyu önünde ön yargılı olarak suçlu sayılmasını önlemeye yöneliktir. Böylece kişiye iki yönlü koruma sağlamaktadır. Suçsuzluk karinesi ile yargılama başlamadan önce hâkimlerin şüpheli ya da sanık hakkında ön yargı taşımaması, dış etkilere kapalı kalarak sadece delillere göre vicdani kanaat oluşturması amaçlanmıştır. Bu karine ile bir kişinin kamuoyu nezdinde suçlu gibi gösterilmesinin önüne geçilerek, lekelenmeme hakkı da korunmak istenmiştir. Bu nedenle masumiyet karinesine riayet edilmeden yapılan haberler, temelde kişilerin lekelenmeme hakkını ihlal etmektedir.
Anayasa’nın 26/2. maddesinde sayılan sınırlama sebeplerinden olan “yargılama görevinin gereğine uygun olarak yerine getirilmesi” şeklindeki sebep, basın özgürlüğüne karşı kişiyi korumayı amaçlamaktadır. Temelde adil yargılanma hakkının başka bir ifadesi olan bu sınırlama sebebi, adil yargılanma hakkının ayrılmaz bir parçası olan masumiyet karinesini de içermektedir.
Ayrıca, Anayasa’nın “temel hak ve hürriyetlerin kullanılmasının durdurulması” başlıklı 15. maddesinin birinci fıkrasında hangi hâllerde temel hak ve özgürlüklerin kısmen ya da tamamen kullanımının durdurulabileceği veya Anayasa’da öngörülen güvencelere aykırı tedbirlerin alınabileceği düzenlendikten sonra, ikinci fıkrasında doktrinde “çekirdek alan” ya da “çekirdek haklar” olarak ifade edilen haklara dokunulamayacağı düzenlenmiştir. Maddede “suçluluğu mahkeme kararı ile saptanıncaya kadar kimse suçlu sayılamaz” denilerek, savaş, seferberlik, sıkıyönetim veya olağanüstü hâllerde dokunulamayacak alanlardan birinin de suçsuzluk karinesi olduğu ifade edilmiştir.
Anayasa’daki bu düzenleme şekli, masumiyet karinesinin sadece yargılama makamlarını değil tüm kamu makam ve mercileri ile üçüncü kişileri de bağlayan bir ilke olduğunu göstermektedir. Bu nedenle basının da toplumu bilgilendirme görevi ile kişilerin lekelenmeme hakkı arasındaki dengeyi gözetmesi, şüpheli ya da sanığın suçlu gibi görülüp algılanmasına yol açacak eylemlerden kaçınması gerekmektedir.
Anayasa Mahkemesi’ne göre masumiyet (suçsuzluk) karinesi, kişinin suç işlediğine dair kesinleşmiş bir yargı kararı olmadan suçlu olarak kabul edilmemesini güvence altına alır. Bunun sonucu olarak, kişinin masumiyeti “asıl” olduğundan suçluluğu ispat külfeti iddia makamına ait olup, kimseye suçsuzluğunu ispat mükellefiyeti yüklenemez. Ayrıca hiç kimse, suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar yargılama makamları ve kamu otoriteleri tarafından suçlu olarak nitelendirilemez ve suçlu muamelesine tabi tutulamaz (Kürşat Eyol Başvurusu, B. No: 2012/665, Karar tarihi 13.06.2013).
AİHM’e göre de Sözleşme’nin 10. maddesi tarafından teminat altına alınan ifade özgürlüğü, bilgi alma ve verme özgürlüğünü de içerir. Bu nedenle Sözleşme’nin 6. maddesinin (2) numaralı fıkrası, yürütülmekte olan cezai bir soruşturma hakkında yetkililerin kamuoyuna bilgi vermesini önlemez; ancak masumiyet karinesine saygı gösterilmesi söz konusu olduğunda, bilginin tam bir dikkat ve ihtiyatla verilmesi gerekir ( Allenet de Rıbemont/ Fransa, B.no:15175/89).
Basın yoluyla yapılan haberler geniş kitlelere ulaştığından toplum üzerindeki etkisi daha fazla olmaktadır. Dolayısıyla basın yoluyla masumiyet karinesinin ihlalinden doğan sonuçlar da daha ağır olmaktadır. Ne var ki, basın yoluyla kişilik hakkı ihlallerinde en sık rastlanan örneklerden biri de mahkeme kararından önce kişilerin suçlu ilan edilmesidir. Teknolojik gelişmelere paralel olarak iletişim alanında yaşanan ilerleme kişilerin çok kısa sürede suçlu ilan edilmelerini kolaylaştırmaktadır. Adli haber sonucunda bir şekilde suçlu ilan edilen kişiler sonradan beraat ettiğinde ise ya basında yer almamakta ya da suçlu olarak ilan edildikleri haber kadar ilgi çekmemektedir. Basının, kamuoyunu ilgilendiren olay ve davalara ilgi göstermesi doğası gereği olsa da olaylar ve yargıya intikal etmiş davaların veriliş biçimi noktasında objektiflik kriterine uygun davranılmalıdır.
Bu ilke ve açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; manevi tazminat isteminin dayandırıldığı Vatan Gazetesi’nin 21.07.2008 tarihli sayısında yayımlanan ve davalı … tarafından kaleme alının “Ergenekon ile ilgili ilginç bir kitap” başlıklı yazıda 20.07.2008 tarihinde Yeni Şafak Gazetesinde yayımlanan yazıdan aynen alıntı yapılmış ise de köşe yazısı bir bütün olarak değerlendirildiğinde, tanıtımı yapılan ve 2007 yılında basılan kitapta kurgulandığı söylenen “Ergenekon” isimli örgütle, o yıllarda kamuoyunda “Ergenekon Davası” olarak bilinen davada ileri sürülen olaylar arasında bağlantı kurularak, bu kapsamda yasa dışı bir yapılanma olan “Karargâh Evleri”nin arkasındaki ismin İşçi Partisi lideri olan … olduğunun açıkça ifade edildiği, içerik olarak güncel olan bu bilginin sadece bir haber olarak verilmediği, yazının içeriğine uygun düşmeyen ve kamuoyunda kuşku yaratacak bir üslubun kullanılarak kamuoyunu bilgilendirme amacından ziyade, davacının suçlu olduğu izleniminin yaratılmaya çalışıldığı, böylece eleştiri sınırının aşılarak öz ile biçim arasındaki dengenin bozulduğu, davacı bir siyaset adamı olmakla birlikte adil yargılanma hakkının ihlalini önleme gücüne sahip olmadığı, o yıllarda tutuklu olan davacının yasa dışı bir yapılanmanın arkasındaki isim olduğu belirtilerek suçsuzluk karinesinin ihlal edildiği anlaşılmaktadır.
Ayrıca, alıntı yapılan yazı nedeniyle ilk yayımı yapan gazetenin sahibi ile yazar aleyhine daha önce açılan dava sonucunda davacının kişilik haklarına haksız bir saldırının varlığı kabul edilerek manevi tazminata hükmedilmiş ve anılan karar onanmak suretiyle kesinleşmiştir. Eldeki davaya konu yazıda o yazıdan aynen alıntı yapıldığı belirtilmiş ise de sırf alıntı yapılmış olması, hukuka uygunluk ve objektiflik kriterlerinin aşılması halinde yayımı yapanları sorumluluktan kurtaran bir durum değildir.
Sonuç olarak, yazı içeriğinin bir bütün olarak davacının suçsuzluk karinesi ve lekelenmeme hakkını zedelediği, böylece kişilik haklarına saldırı niteliğinde olduğu ve davacı lehine uygun bir miktarda manevi tazminata hükmedilmesi gerektiği kurul çoğunluğunca benimsenmiştir.
Görüşmeler sırasında bir kısım üyeler tarafından, uyuşmazlığın dava konusu yazının yayımlandığı tarihteki koşullara göre değerlendirilmesi gerektiği, o yıllarda oldukça güncel olan ve kamuoyunda “Ergenekon Davası” olarak bilinen dava nedeniyle yapılan soruşturma kapsamında bir kısım insanların evlerinin arandığı, tutuklamaların yapıldığı, davacının da tutuklanarak hakkında ceza davası açıldığı, konu ile ilgili iddianame ve eklerinde Milli İstihbarat Teşkilatınca düzenlenen rapordan söz edildiği, bu nedenle söz konusu haberlerin verilmesinde kamu yararı bulunduğu, bu hali ile davalı … tarafından kaleme alınan yazının güncel ve görünür gerçekliğe uygun olduğu, basın özgürlüğü kapsamında kaldığı, başka bir gazetede yayımlanan haberden aynen alıntı yapıldığı, eleştiri sınırının aşılmadığı, alıntı yapılan haberin kişilik haklarına saldırı oluşturduğu gerekçesiyle verilen manevi tazminat hükmü kesinleşmiş olsa da bunun eldeki dava bakımından bağlayıcı olmadığı, dolayısıyla köşe yazısının “gerçeğe uygunluk”, “güncellik”, “kamusal yarar ve toplumsal ilgi” ile “özle biçim arasındaki dengenin korunması” unsurları çerçevesinde değerlendirildiğinde, hukuka uygunluk sınırları içerisinde kaldığı, davacının bir siyaset adamı olduğu da gözetildiğinde sıradan bir kimseye göre eleştirilere katlanma yükümlülüğünün daha ağır olduğu, böyle olunca davacının kişilik haklarına yönelik bir saldırının bulunmadığı ve direnme kararının bozulması gerektiği görüşü dile getirilmiş ise de bu görüş yukarıda açıklanan gerekçelerle kurul çoğunluğunca kabul edilmemiştir.
Hâl böyle olunca, dava konusu yazıda kullanılan söz ve ifadeler ile içeriğin bir bütün olarak değerlendirilerek ifade özgürlüğü kapsamında kalmadığını, davacının kişilik haklarına saldırı niteliğinde olduğunu kabul eden direnme kararı yerindedir.
Ne var ki, Özel Dairece tazminat miktarı yönünden bir inceleme yapılmadığından bu yöne ilişkin temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın Özel Daireye gönderilmesi gerekir.

SONUÇ : Yukarıda açıklanan nedenlerle direnme uygun olup davalılar vekillerinin hükmedilen miktara yönelik temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın 4. HUKUK DAİRESİNE GÖNDERİLMESİNE, miktar itibariyle karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere 29.11.2017 gününde yapılan ikinci görüşmede oy çokluğu ile karar verildi.

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu
Call Now Button
Mesajı Gönder
1
Yardıma mı ihtiyacınız var?
Merhaba.
Hoş geldiniz. Hukuki anlamdaki tüm soru ve sorunlarınız için bizimle iletişime geçmekten çekinmeyin.